OĞLUNU UĞURLAYAN ANA

Kahramanlarımız

OĞLUNU UĞURLAYAN ANA

Bilecik İstasyonu’nda, bir askerî tren hareket etmek üzereydi. Lokomotif, sabrı tükenmiş bir savaşçı gibi keskin nefeslerini gökyüzüne savurarak homurdanıyor, ardındaki 32 vagon, şanlı yolcularına uymak istercesine tam bir düzen içinde birbiri peşine dizilmiş emir bekliyordu.

Birlik komutanları son emirlerini vermek çabası içinde sağa sola koşuşturuyorlar; istasyon görevlileri kendileriyle ilgili son hizmetlerini bitirmeye çalışıyorlardı.

Akşamın karanlığı yavaş yavaş koyulaşıyor, her şey bu karaltı içinde gittikçe eriyip kayboluyordu.

Katarın tam karşısında, kapısı açık 45 kişilik bir vagonun önünde, oraya mıhlanmış gibi duran biri vardı. Teğmen Abdülkadir Kemal, bunun kim olduğunu ve orada ne yapmak istediğini merak etmişti. Önce bir nöbetçi olsa gerek diye düşündü ve ilerledi. Hayır, bu bir nöbetçi değildi. Yanıma yaklaştığı zaman, uzun boyu, yılların getirdiği türlü keder ve güçlüklerin yükü altında öne doğru eğilmiş, elinde bir değnek, sırtında bir torba, sessizliği içinde yaşantısının bütün öyküleri çukura batmış gözlerinde okunan orada kakılıp kalmış bir Türk anasıyla karşılaşmıştı. Başındaki örtü ıslanmış, ak saçlarına yapışmıştı. Kutsal bir göreve kendini adamış gibi bakışlarını vagondaki Mehmetçiklere saplamıştı.

– Oğlun kimdir, nerelidir?

– Söğüt’ün Akgönlü köyünden Mahmut oğlu Hüseyin.

– Çağırayım mı, görmek ister misin?

– Ona söyleyecek bir sözüm var. Zahmet olmazsa sana dua ederim.

Teğmen Abdülkadir vagona doğru gitti ve yüksek sesle bir künye okudu: Mahmut oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses :

– Buyur komutanım, benim, Akgönlü’den.

– Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.

Delikanlı vagondan atladı. Filiz gibi bir boyla teğmenin karşısında, esas duruşta bir heykel gibi dikildi. O sırada çakan bir şimşek, bu heybetli görüntüyü sanki bütün gökyüzüne yansıtıyordu. Birlikte yürüdüler ve feleğin bütün kahrını sinesinde söndürmüş ihtiyar annenin önünde durdular.

Hüseyin, anacığının elini büyük bir saygı ve sevgiyle öptü. Çaresiz ana, bir kaya kadar metin görünüyordu. Ciğerparesini sarılıp kokladı ve dedi ki:

– Hüseyin, dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, iki ağan geçen bahar Çanakkale’de şehit düştüler. Bak, son dayanağım sensin. Minareden ezan sesleri kesilecekse, köyüm, vatanım Yunan eline düşecekse, şehitlerim bizi lanetleyecekse sütüm haram olsun, öl de köye dönme. Haydi oğul! Allah yolunu açık ,yüzünü ak etsin.

Hüseyin bu sözleri kalbinin derinliklerine gömerek anasını ve teğmenini selamladı. Sert bir dönüşle vagondaki yerine döndü gözlerinde korkunç bir intikam, yılmaz bir savaşkanlık, yenilmez bir güç kıvılcımı parlıyordu.

– Teğmen Abdülkadir, bu yüce ruhlu kadınla yalnız kalmıştı.

– Valide, demek sizin soyun erkekleri hep şehit oldular öyle mi?

– Yalnız bizim soy değil oğul. Yıllardır köy mezarlığına delikanlı gömülmedi. Vatan sağ olsun.

Abdülkadir, bu Türk anasının karşısında donup kalmıştı. “Anadolu” ne demektir şimdi daha iyi anlıyordu. İçinden kopup gelen bir saygı ile ihtiyarın ellerini öperek:

– Anacığım, bana da dua etmeyi unutma dedi. O, gerçekte asil anasını küçükken kaybetmişti. Buğulanan gözlerini ve boğuklaşan sesini saklamak için döndü ve trene atladı. Kendi kendine “Milleti doğuran da ana, yaşatan da.” diyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

9 + = 14