Laiklik ilkesinin inkılaplar içindeki yeri ve önemi

Laiklik ilkesinin inkılaplar içindeki yeri ve önemi

Laiklik ilkesinin inkılaplar içindeki yeri ve önemi

Atatürk ilke ve inkılaplarının tamamı aynı kıymet ve değerdedir ve tamamı bir diğeriyle kardeş veya ortaktır, tamamı bir bütünün parçalarıdır. Bu nedenle biri diğerinden üstün ve ayrı tutulamaz. Lakin laiklik ilkesi Cumhuriyetçilik ilkesiyle beraber var olan bir sistemi değiştiren, maddi ilkelerdir ve en başta yer almaları, diğer ilkelere temel teşkil etmeleri ve hedefe ulaştıran asıl ilkeler olmaları sebebiyle diğerlerinden bir miktar farklıdır.

Çünkü Cumhuriyetçilik ve laiklik ilkesi sadece bir sistemi değil aynı zamanda anlayış ve kafaları da değiştirmeyi hedeflemiş ve bunda muvaffak olmuştur. Sonuçları itibarıyla da bu iki ilke diğer ilke ve inkılapların yolunu açmış, onlara bir yandan ışık olurken bir yandan yol üzerindeki engelleri temizlemiştir.

Laiklik, Ortaçağ’ın İslami düşüncesinde, tecdit ve hatta içtihat kapısının kapalı olduğu gerekçesiyle sosyal ilerlemeyi köstekleyen, fikir hürriyetini baltalayan skolastik zihniyeti yıkıp, vicdan hürriyetini korumak, dinin şahsî ve siyasî yararlar uğruna sömürülmesini önlemektir.

Laiklik, geniş manası ile de hürriyetlerin en kutsalı olan düşünce hürriyetine devletin tarafsız bir davranış içinde olarak saygı göstermesidir. Batılı manada demokrasinin, devletin objektif bir müessese ve hukuk devleti olmasının temel şartı budur. Dar ve klasik manası ile laiklik ise, devletin her çeşit dinî inanç, ayin ve kuruluşlar karşısında tarafsız kalması ve muhtelif dinlere bağlı olanlar arasında bir ayırım yapmaması, böylece din hürriyetinin sağlanması. Buna karşılık dinsel otorite ve ilkelerin inançlarının da hiç bir şekilde devlet ve dünya işlerine karışmamasıdır.

İşte Atatürk İnkılâplarının bütününe böyle bir laiklik anlayışı hâkim olmuştur. O halde Atatürk İnkılaplarının ortak ve ana temelini teşkil eden Laiklik, din düşmanlığı değil, dini dünya işlerinden uzaklaştırmak, ona Allah’la kullan arasındaki ilişkiler çerçevesi dışına çıkmayı yasaklamak ve gerçek yeri olan vicdanların harimine kapanmasını istemektir. Dini batılı ve rasyonel bir kültür çerçevesinde ancak bu şartlar sosyal bir varlık ve değer kazandırabilir. Memleketimizde Laiklik ilkesinin dine tam saygı esasına göre uygulanması böyle bir anlayışın neticesidir.

Bu ilke Mustafa Kemal Atatürk’ün dini manada tecdit (kökten yapılanma veya yeniden yapılanma) hareketine bizzat imza attığının da ispatı durumundadır ve inkılapların her biri aslında dine doğrudan ve olumlu katkı sağlayan içtihat hareketleridir. Bunu biraz açmak gerekirse kast edilen elbette batının çarpık çağdaşlaşma gayretlerini almak değildir. Zaten Türk inkılabının temeli ahlak ve kültürdür. kast edilen kadınların erkeklerle eşit olması, okuma yazma öğrenmesi, ilim yapması, insanca yaşaması, insanlık ortak değerlerinin kamuya ve sosyal yaşama egemen olması, hürriyetlerin sağlanması, şura ve biat yani danışma ve seçme-seçilme konularının hayata geçmesi … hepsi de Kur’an emirleridir.

Bunları, yani inkılapları gerçekleştiren çekirdek kadro bu nedenle İslam’ın detay ve nüanslarına tam hâkim olmasa da tamamen dine uygun davranmış ve Kur’an’ın müracat edilmesini emrettiği aklı ön plana çıkartmış, Kur’an’ın emrettiği zulümle savaşı gerçekleştirmiş, dinden olmayanların amansız baskılarına dinden aldıkları iman ve güçle karşı koymuştur. Nitekim savaşları kazandıran da bu dini ruh, maneviyat ve iman gücüdür.

Laikliği dinsizlik ve dinsizliği laiklik olarak tanıtmak gayretindekilerin çıkmaz girdikleri nokta ise şudur ki; hurafelere boğulmuş İslam’ı yeniden Kur’ani mihvere oturtmak gayesindekilerin muzafferiyeti başta halife olmak üzere yobaz zihniyetlilerin kendi gaflet ve ihmalleri sayesindedir. Yani dini getirdikleri noktada sıkışıp kalanları kurtaranlar yine inkılap öncüleri olmuştur ki laiklik bunun baş mimarıdır. Laiklik sayesindedir ki vicdanlar hürriyetine kavuşmuş, devlet ve din işleri siyasallaşmaya ve ayrışmaya mani olacak tarzda kesin bir çizgiyle birbirinden ayrılmış, sadakat yerine ehliyet ve liyakat baz alınmıştır. Bu felsefe sayesinde de hürleşen vicdanlar çağdaşlaşma yolunda yeniden aklı rehber edebilmiştir.

Ulu Önderimizin laiklik anlayışını ve İslâm dinine verdiği önem diğer ilkelerden de farklıdır çünkü gayet hassastır ve bu nedenledir ki hilafet makamı saltanatın kaldırılmasından çok sonra kaldırılmıştır. Lakin Cumhuriyet’in çekirdek kadrolarına, milli mücadeleye ve ilk mebuslara bakıldığında gayet rahat anlaşılır ki yurdun dört bucağında yer alan milli cephe fertleri, hakkında sarayın idam fermanı verdiği bir sivili izlemekte sakınca görmemişler ve milli dava uğruna canlarını ortaya koymuşlardır.

Zamanın demokrasi ve rejimleri incelendiğinde de görülür ki Türkiye, tüm İslam alemi içinde dine hak ettiği değeri en çok veren, Allah’ı ve Kur’an’ı tüm milletlerden çok daha fazla seven bir yapıdadır ve bunun nedeni dindeki baskı ve zorlamaların, yanlış ve uydurmaların, yobaz ve fitnecilerin sistem dışına itilebilmiş olmasıdır. Tekkelerin kapatılmasıyla başlayan bu süreç, Diyanetin kurulmasıyla ve tefsir-meal çalışmaları ile hızlanmış, yurdun dört yanında İslam, hak ettiği sade ve düzgün vaziyette yaşanmaya başlayabilmiştir.

Atatürk’e göre “Laiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül etmektir. Hiç şüphe yok ki bu tanımlaması ile Atatürk, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, yani toplum ve devlet olarak, din kural ve ilkelerini dünya işlerine karıştırılmamasını amaçlamaktadır. Yani bu tanımlaması ile O, bütün yurttaşların, vicdanlarının emrettiği şekilde dine karşı durumlarını kararlaştırmakta serbest olmaları gerektiğini ve devletin de bu hak ve özgürlükleri koruyacak, yürütecek güvenceyi getirmesi ve uygulamasının zorunluluğunu anlatmak istemektedir. Gerçekten de Atatürk’ün bu anlayış ve tanımlaması, gerçekçi ve bilimsel olduğu kadar, millî İhtiyaçlarımıza da uygun düşmektedir. Laik düzen kurma ve anlayışta Atatürk’ün İslam dinine karşı durumunun önemli rolü vardır. Atatürk din düşmanı değildir. Dinin sömürülmesine, politikaya karıştırılmasına ve devlet ilkesi haline getirilmesine karşıdır. O’nun karşı olduğu kişiler, İslâm dinince de red edilen yobazlar, bağnazlar, hurafeciler, din simsar ve aktörleridir.

Örneğin din ve laiklik konusunda Ata şöyle söylüyor :

“Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek binbir türlü siyasî ve şahsî maksat ve menfaat temini için, dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizi bu zeminde söz söylemekten, maatteessüf, henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette din hakkında ihtisas ve vukuf, her türlü hurafelerden tecerrüd ederek, hakiki ulum ve fünun nurlarıyla musaffa mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.” (1923)

“Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar, ilmin muasır medeniyete teinin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdanî olduğundan cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet görür.”(1930)

“Türk devleti laiktir. Her reşit, dinini intihapta serbesttir.”(1930)

Çünkü Atatürk, Allah’a inanmakta ve İslâm dinine bağlı bulunmaktadır. Birçok söylevlerinde, sömürücülük sayılması İmkânsız bîr biçimde, Allah’tan, İslâm’dan, dinden saygı ve bağlılıkla söz etmiştir.

“Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dîndir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık sınıfı yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır….”

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî çıkar temin edenler, iğrenç kimselerdir”.

“… Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de, insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor…”

“Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bir zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil beyinledir…”

Laikliği, yukarıdan beri yorumunu ve değerlendirilmesini dinleyenlere bırakarak, açıklamaya çalıştığımız, ilkeleri arasına Özenle oturtmuş olan Atatürk, bu güne dek gizli kalmış not defterinde “Tanrı birdir ve büyüktür”, “Hafıza Kur’an okutun” gibi yazıların altlarını çizerek yazmıştır. Bunlar, O’nun vicdanının ve inancının temiz ve maddî çıkarlardan uzak ifadelerinden başka bir şey değildir. Bu nedenledir ki, “Bizi yola sevk eden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleri ile aidata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz…. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. Baylar ve hey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır, medeniyet yoludur” diyordu.

Sonuç olarak, laiklik, dinsizlik, dinsizlik laiklik demek değildir.

Laikliğin düşünce ve tutumda yerleşmesi hem ilericiliğe hem de demokratik yaşam felsefesine uygundur. Çünkü Laiklik ilkesinde dinin siyaset aracı olarak kullanılması akıl ve mantık dışıdır.

Dinsizliği laiklik sananların gafleti ile laiklik yara alıyorsa bunun sebebi dine mesafeli duranların, din hakkında gereksiz görüş ortaya sürmeleridir. Batılılaşmayı, batının kopyalaması ve kirli alışkanlıklarıyla birlikte alınması olarak telakki edenlerin bu gafleti en çok da dine ve dindarlara zarar vermekte, yobaz tayfanın elini güçlendirmektedir.

Doğrusu dini ve Türklüğü yani Türk ve İslam olmayı aynı anda başarabilmek ve insanca yaşamak, kul olarak vefat edebilmektir. Din ve dünya işleri fertler için nasılsa devletler için de aynıdır ve hem birbirinden ayrı ama hem de birbirine destek olan bu kavramları bilmek, uygulamak ama birbirine karıştırmamak çağın, insanlığın, ilkelerin ve laikliğin gereğidir.

Gerçek dindarlar laikliğin İslam’ın emrettiği tüm esasları karşıladığını er geç öğrenecektir. Lakin o ana kadar Ulu Önder’e yapılan haksızlık ve ithamların önüne geçilmeli, vebal altına girilmemeli, ilke ile kast edileni anlamaya çalışmalıdır.

Diğer tüm ilkeler bu idrak ile gerçek mahiyetine erişebilir. Çünkü en baştan sınıf ayrımcılığı yapan, kadına ikinci sınıf muamele eden, haksızlıktan çekinmeyen, kafirle işbirliğinde sakınca görmeyen bir anlayışın devletçilik, halkçılık gibi ilkelerde başarı sağlaması asla mümkün değildir. Çünkü eşitliği, hakkı, hakkaniyeti, adaleti esas alan bu diğer ilkeler, laiklik ile desteklenmedikçe yaşama imkanı bulamazlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir