Devletçilik ilkesinin anlamı ve önemi

Devletçilik ilkesinin anlamı ve önemi

Devletçilik ilkesinin anlamı ve önemi

Küçük ama etkili, güçlü, refah, denetleyen ve takip eden, merkezi, tam egemen, adil, demokrat, sosyal, laik ve hukuki bir çağdaş devlet anlayışını esas alan devletçilik ilkesi halen başta Çin ve Rusya olmak üzere kapalı ekonomilerin tamamınca ve gelişmekte olan ülkelerin pek çoğu tarafından izlenmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır.

Dünya üzerinde değişik devletler ve devlet anlayışları var olsa da, Türk devletçiliği hepsinden farklı ve üstündür ki, çağın ve şartların mecburiyetinden doğmuş, yaşanan acı tecrübeler neticesi hasıl olmuştur ve inkılaplarla hedeflenen sürat ve esnekliğe sahip yapısıyla daima gelişen ve kendisini de kontrol eden bir anlayıştadır.

Atatürk’ün Devletçilik ilkesi, sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmada daha çok metodu belirten bir esastır. Devletçilik, genellikle “ülke için geniş yararlar sağlayacak büyük ölçüde kuruluş, sermaye ve araçlara ihtiyaç gösteren işlerin; Özellikle büyük sanayi ve tarımın, istenilen ve aynı zamanda gerekli alan ve oranlarda devlet tarafından teşkilatlandırılıp işletilmesine” denilmektedir. Ancak hemen belirtelim ki bunun yöntem ve genişlik bakımından tanımlanması ve uygulanma şekilleri her toplum ve ülkenin ihtiyaç ve özelliklerine göre olmaktadır. Biz burada, Ulu Önderimizin Devletçilik ilkesi ile neyi amaçladığı üzerinde duracağız. Bu ilkeyi açıklarken de, hareket noktamız Atatürk’ün iktisat politikası daha başka bir deyişle, yeni Türk Devleti’nin iktisat politikasının esasları olacaktır.

Atatürk 6 Aralık 1922’de Ankara’da verdiği bir söylevde şöyle diyor:

“Memleketimiz üzerinde istilâ emellerini besleyecek olanların her türlü ümitlerini kıracak surette, siyasette, idarede ve iktisatta kuvvetli olmak gerekir. Tarımımızın ve ticaretimizin geri olması, memleketimizin pek çok kısımlarının yıkık ve halkımızın fakir bulunması, ulaştırma araçlarının sayılı olması, millî eğitimin herkese ve her yerde gereği gibi giremeyerek toplumsal hayatımızın en büyük düşmanı olan cahillik ve benzeri gibi sebepler, milletimizi fakir ve zayıf düşürmekten uzak kalmamış ve kalmayacaktır. Bu yüzden, kurtuluş ve bağımsızlık için yaptığımız savaşı tamamlamak ve Tanrının ulusumuza doğuştan verdiği istidat ve kabiliyeti en yüksek derecede geliştirmek ve memleketimize bağışladığı kuvvet ve zenginlik kaynaklarından en büyük faydayı sağlayarak güçsüzlüğümüzün sebeblerîni gidermek için bundan böyle hiçbir fırsatı ve vakti kaçırmayarak çalışmak zorundayız. Ancak, bu çaba, yıllarca izlenip uygulanacak bir programa dayanmaz ise, başarısızlığa mahkûmdur.”

17 Şubat 1923’te, İzmir İktisat Kongresi’ni açış söylevinde şu sözler yer alıyor:

“Siyasal, askerî zaferler ne denli büyük olursa olsun, iktisat zaferleri ile taçlandırılmazlar ise elde edilen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu itibarla en kuvvetli ve parlak zaferimizin dahi sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği faydalı verimleri tesbit için iktisat hayatımızın, iktisat egemenliğimizin sağlanması, pekiştirilmesi ve genişletilmesi gerekir.

“Düşmanlara karşı en kuvvetli silâhımız, iktisat hayatındaki genişleme, sağlamlık ve başarı olacaktır.”

30 Ağustos 1924’te, Dumlupınar’da yaptığı konuşmalarının sonlarında da aynı kanıyı tekrarlıyordu: “Milletimiz burada elde ettiği zaferlerden daha önemli bir ödev peşindedir. O zaferin kazanılması, milletimizin iktisadî alandaki başarılarıyla mümkün olacaktır”.

Atatürk’ün iktisat politikasına verdiği önemi vurgulayan sunduğumuz birkaç örnekten sonra, özlediği iktisadî kalkınma nasıl gerçekleşecekti sorusuna cevap verelim. İşte bu sorunun cevabı Atatürkçü iktisadın temel taşı Devletçilik ilkesidir.

Atatürk, şöyle tanımlıyor devletçiliği:

“iktisat politikamızın mühim gayelerinden biri de umumî menfaatleri doğrudan doğruya ilgilendirecek iktisadî kuruluşları ve teşebbüsleri malî ve teknik kudretimizin müsaadesi oranında devletleştirmedir”. Mahiyet ve sınırına dair de, 1930 yılında verdiği söylevlerin birinde, “Herhalde devletin, siyasî ve fikrî hususlarda olduğu gibi bazı ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir…

Devletin bu husustaki faaliyet hududunu çözmek ve bu hususta dayanacağı kaideleri tespit etmek; diğer taraftan, vatandaşın ferdî teşebbüs ve faaliyet hürriyetini tehdit etmemiş olmak, devleti idareye yetkili kılanların düşünüp tayin etmesi lâzım gelen meselelerdir. Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için umumî şartları göz önünde bulundurmalıdır… Bu izah ettiğimiz mana ve telâkkide devletçilik bilhassa, içtimaî, ahlakî ve millîdir.

Millî servetin dağılımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, millî birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, millî birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir…
Özet olarak, Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber, mutedil devletçilik ilkesine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur.”

Yine bu konu ile ilgili 1935 Ağustos’unda İzmir Fuarı’nın açılışına gönderdiği mesajda:

“Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi XIX. yüzyıldan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir.

Devletçiliğin bizce anlamı şudur; fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını devletin eline almak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri ferdî ve Özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa bîr zamanda yapmayı başardı. Bizim takıp ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden, başka bir yoldur.”

“Bizim takibini uygun gördüğümüz devletçilik ilkesi, bütün istihsal ve tevzi vasıtalarının fertlerden alınarak, milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden sosyalizm prensibine müstenid kollektivizm yahut komünizm gibi hususî ve ferdî iktisadî teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir” diyor.

Bu tanımlama ve açıklamalarda şu gerçek ve temel Öğelerle karşı karşıyayız.

1 — Ferdî çalışma ve gayretler esastır.

2 — Millî ihtiyaç ve gerekler dolayısıyla devlet iktisadî hayatla ilgilenecek, yani bu alanda görev ve sorumluluk yüklenecektir.

3 — Sosyalist düzene yer yoktur.

4 — Tam liberalist ve tam devletçi bir sistem öngörülmemiştir.

Özetle ve kısaca, Türk devletçilik anlayışı, ferdi teşebbüslerin desteklendiği, kritik ve milli ihtiyaçlarda devletin bizzat devrede olduğu, diğer alanlarda devletin özel sektör üzerinde denetleme, teşvik ve kontrol görevini üstlendiği, serbest piyasa şartlarına uygun, ahlakı esas alan, işçi ve işverenin haklarını aynı anda savunan, emsalsiz bir anlayıştır.

Bu açıklamalar bizi şu sonuca götürmektedir. Devletçilik ilkesi de Türkiye’nin gerçeklerinden doğmuştur. Çünkü ülkeye özgü bu devletçilik, ihtiyaç, gerçek ve imkânlarla orantılı biçimde, devlet girişimi ve özel girişimden örülmüş bir iktisadi düzendir. Nitekim İzmir İktisat Kongresi’nde, İktisat Bakanı olarak konuşan Mahmut Esad Bozkurt’un Atatürk Devletçiliğinin esaslarını açıkça ortaya koyduğu konuşması yukarıdaki görüşümüzü desteklemektedir.

Mahmut Esad konuşmasında: “Bütün bir tarihimiz içinde, ekonomik durumumuzu kısaca inceledikten ve onunla pek yakın ilgisi olan yönetim sistemlerini gözden geçirdikten sonra, bugünkü ekonomimizde izlenmesi gereken iktisat politikası konusunda bir iki söz söylememe izninizi dilerim.

Yeni Türkiye’nin iktisadı, bugün dünyada uygulanan ekonomik sistem ve politikalardan hiçbirinin benzeri olamaz. Ülkemiz, iktisadî anlam ve ihtiyacına ve iktisat tarihimizin ruhuna uygun, başlı başına bir iktisat politikası izlemek zorunluluğundadır… Yeni Türkiye karma bir ekonomik sistemi takip etmelidir. İktisadî girişimleri kısmen devlet ve kısmen kişiler üzerlerine almalıdırlar”.

Bu konuşma aynı zamanda Türk gerçekleri ile uyarlılık halinde olan olmaya devam edecek bir sistemin öğretisini ana hatları ile ortaya koymaktadır. Nitekim Ulu Önderimiz yurdun kendine özgü bir tutumu olması gerektiği düşüncesini şöyle savunmakta idi.

“İktisadî çalışmamızı dayandıracağımız esaslar her türlü bilgi ile beraber doğrudan doğruya memleketimizin topraklarını kollayarak ve bu topraklarda bizzat çalışan insanların sözlerini işiterek tespit olunacaktır. Sanayi ve ticaretimiz için de aynı şekilde düşünülecektir”.

Sonuç olarak diyoruz ki, bu ilke ekonomide Türkiye’nin koşullarına uygun bir ekonomik politika olarak kabul edilmelidir.

Şu sözleri, “Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdî mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlere -bilhassa iktisadî sahada- devleti fîîlen alakadar etmektir”, ile de Atatürk’ün az zamanda milleti refaha, ülkeyi bayındırlığa götürecek seçmeler yaptığı ve sosyal adalete yer verdiği anlaşılmalıdır.

Kalkınmanın mutlak temini, huzur ve refahın kazanımı, millet ve halk olarak ayrımsız zenginleşmenin sağlanması gayeli devletçilik ilkesi, milli teşebbüs ve milli üretimi esas alan, ekonomide tam bağımsızlığı hedefleyen bir yapıdadır ve devlet her alanda öncü olsa da sanayi ve tarımda sosyalizm yoktur, ekonomiye müdahale yoktur. Devlet desteği yani sübvansiyon olacaktır ama haksızlık ve haksız rekabet ortamı asla yaratılmayacak, hortumculara ve hırsızlara müsade edilmeyecektir. Vergilendirme olacak, kolaylık gösterilecek ama öte yandan vergi kaçıranlara en ağır ceza uygulanacaktır.

Öte yandan teşvikler, kalkınma planları ile koordineli olarak yapılacak, insan kaynakları dahil üretim ve tüketim dengeleri öncelikle milli kaynaklardan temin edilecektir.

Bu ilke sayesindedir ki on yıl gibi çok kısa bir süreçte neredeyse sıfır olan milli gelir artıya geçirilmiş, Osmanlı’nın eski borçları ödenmiş, demiryolları gibi yabancı tasarrufunda olan işletmeler satın alınmış ve ekonomik göstergeler olumluda kalırken, batının hayranlıkla izlediği bir büyüme hızı yakalanmıştır.

Milli gelirin artmasıyla daha da hız kazanan yatırımlar sayesinde yerli üretimler çoğalmış ve ihracat imkânları doğmuştur. Yakın zamana kadar dünyada kendi kendine yeten on ülke arasında yer alan Türkiye bu güçlü ve köklü ekonomisini işte bu devletçilik ilkesine borçludur ve bu ilkenin fikir babası da Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bu arada yerli sanayici ve tarım ile uğraşan çiftçileri de takdir etmek gerekir ki eğitim ve öğretim ile at başı giden bu kararlılık, halk evleri ve özel okullarla yurdun dört yanına çok kısa sürede yayılmış ve ahilik teşkilatı benzeri bir oluşumla (usta – çırak usulüyle ama her hâlükârda ahlak çizgisinden taşmadan) ve vergilendirmede ayrımcılık yapılmadan, sendikalaşarak ama işvereni de koruyarak ülke ekonomisi çok kısa bir zamanda çağ atlamıştır.

Bu artan güç ve imkan ise Cumhuriyetin elini güçlendirmiş ve inkılap toptan hız kazanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir