23 Nisan Yaklaşıyor

23 Nisan Yaklaşıyor

23 Nisan Yaklaşıyor

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. Eski adıyla ‘Milli Hâkimiyet’ Bayramı. Bu ismin seçilmesi elbette bir tesadüf değildir ve ilk TBMM’nin açılması, Milli hükümetin işbaşına gelmesi, halkın temsilcilerinin meclis çatısı altında buluşması, tek kişinin yerine halkın iradesinin egemen olması, halkın çoğulcu ve eşitlikçi yönetimlerden yana olması gibi pek çok sebepten ötürüdür.

Tarih itibarıyla henüz saltanat ve halifelik kaldırılmamış, savaşlar neticelenmemiş, inkılaplar hayata geçirilmemiş ve daha pek çok zorluk ile boğuşulur vaziyettedir.

Bir yandan sarayın işgal güçleriyle işbirliği, bir yandan sayısız ayaklanmalar, bir yandan işgalcilerin haksız ve zulme varan ilerleyişleri, bir yandan ekonomik ve askeri yokluklar, bir yandan geri kalmışlık ve en mühimi de beyinlerdeki karanlıkların sürüp giderken Milli Mücadeleye 19 Mayıs 1919’da adım atan heyet-i Temsiliye yani Temsil Heyeti, halkın iradesini savunmaktan ve seslendirmekten yoksun saraya (saltanata ve aynı zamanda halifeye) net bir mesaj vererek hem halkın iradesini ortaya koymuş ve hem de Cumhuriyet’in ayak seslerini duyurmuştur.

O zamanların mesele ve sorunlarını o zamanın içerisinde anlamaya çalışmak lazımdır ki az önce yüzeysel bir izahla durumun vehameti ve şartların çetinliği arz edilmiş olsa da durum aslında çok daha vahimdir. Benzin parası olmayan, otel diye tahta zeminli köhne barakalarda, saman yataklar üzerinde, mum ışığında, çoğu zaman telgraf hakkı engellenerek, modern zamanların pek çok kolaylık ve imkânından yoksun bir ekibin verdiği bu mücadele tüm dünyaya emsal bir başarıdır.

Başarıdır çünkü evvela saltanatın tüm baskısına ve aleyhte kampanyalarına karşın sesini duyurabilmiş, haklı davasını başta yurt içi olmak üzere yurt dışına dahi duyurabilmiş, saray veya hilafet kaynaklı (işbirlikçilerin ve işgalcilerin) yanlış ve moral bozan açıklamalarından hem haberdar olunmuş ve hem de işlerin doğrusu halka ulaştırılabilmiştir.

Düşünülsün ki halifenin ‘Milli mücadeleye katılanları din dışı gösteren’ tebliğleri işgal güçlerinin uçaklarıyla atılmış, telgraf hatları keyfi olarak kesilmiş, birkaç gazete hariç tüm basın saraydan yana tavır takınmıştır.

Halk korku ve endişe içindedir, cehalet, yokluk, açlık ve işgalcilerin zulümlerine içteki çeteler yoğun destek vermektedir, henüz kurumsallaşamamış Milli cephe (Heyet-i Temsiliye) her ne kadar iyi niyetli olsa da istediği başarıyı yakalamaktan uzaktır.

Bu yüzden Anadolu ve özellikle Ege bölgesi köylerinde tam bir işgalci katliamı, özellikle doğu illerinde tam bir ermeni soykırımı yaşanmaktadır.

Mustafa Kemal, işte bu karanlık tablo içinde bir umut olarak, Samsun’dan itibaren bir güneş gibi doğmuştur. Önce bölgesel başlayan Müdafa-i Hukuk teşkilleri yaygınlaşarak nihayet 23 Nisan 1920’de tam anlamıyla Anadolu ve Trakya’ya yayılabilmiş, Anadolu’daki bu Meclis Meclis-i Mebusan yerine halkın sesi olabilmiştir.

Misak-ı Milli’nin kabulüyle birlikte TBMM etrafında kenetlenen Anadolu halkının, inanç ve maneviyatı idarecilerin ve bilhassa Mustafa Kemal’in dik duruşu ve cesur-akıllı-isabetli kararlarıyla, şaşmaz öngörüleriyle, Millete güven veren tebliğleriyle her geçen gün yükselmiş ve bir moral kaynağı olmuştur. O kadar ki bu milli uyanışın simgesi durumundaki “İzmir Marşı” İngilizlerin emriyle yasaklanabilmiştir.

Akıllarda olsa da o tarihlerde henüz bilerek telaffuz edilmeyen Cumhuriyet’in aynı zamanda temeli durumundaki bu ilk meclisin açılışı da elbette kolay olmamıştır. Her vilayetten temsilciler seçilmiş, meclise gönderilmiş, çoğu yol parası için sürülerinden birkaç hayvan satmak zorunda kalmıştır.

Mustafa Kemal’in çalışma odasında dahi, meclis genel salonunda dahi aydınlatmanın mum ve kandillerle, gaz lambaları ile yapıldığı düşünülürse, her akşam değişik yerlerden gelen acı haberlerin yorumlanmasında, tedbir getirilmesinde ve duyurulmasındaki zorluk ta anlaşılacaktır.

Yurdun tüm vilayetlerinden gelen vekillerin oluşturduğu Meclisin vekil tasnifine bakıldığında da her birinin yöresinde söz sahibi ve nispeten tahsilli ama tamamına yakınının fakir olduğu da görülecektir. Az istisna dışında tamamına yakını ise vatanseverdir, namusludur ve davaya inanmış vaziyettedir.

Sonrası gelişmeler ise çok daha çetindir. Evvela yürütme heyetinin teşkili, sonra bu meclisin meşruluğunun kabul ettirilmesi, Milli ordunun bu meclis emrine alınması, vergi ve basının, haberleşme ve ulaşımın TBMM denetimine sokulması elbette kolay olmamıştır.

Aynı zamanda dış basında merak uyandıran bu durum içinde görüşmeye gelen dış basın temsilcilerinin bıyık altından gülmeleri, o tarih itibarıyla bu Meclis teşkilinin hedeflerinin hayalden ibaret olduğuna inanmalarından dolayıdır.

Cumhuriyet’in ilan edildiği, saltanat ve halifeliğin kaldırıldığı zamana kadar yaşananlar ise bu meclisin muhteşem başarısının eseridir. Gelirden yoksun, silahı noksan, kurumsallaşmasını tamamlayamamış, yurt geneline aynı inancı yayamamış, çete ve zulümlerle, ayaklanmalarla mücadelesini tamamlayamamış bir hükümetin aynı zamanda bir karşı taarruza, ulusal seferberliğe hazırlanması da bir başka mucizedir.

Öte yandan Kuvayi Milliye ile düzenli ordu arasındaki anlaşmazlıkların da bir ve beraber olma fikrini geciktirdiği ortadadır. Dahası milletin maneviyatına Kur’an ile nüfus etmek mecburiyetindeki din adamlarının Kur’an dışı ve dinin tam tersine yayınladığı fetvalar İstiklal Harbi’ne hazırlanan bir milletin akılını karıştırmaktadır.

Neyse ki Kur’an ile konuşan din adamları da vardır ve bunlar karşı fetvalarla halka gerçeği anlatmakta başarılı olmuşlardır. Kuvayi Milliye başındaki bazı kimseler ise Meclisin tüm barışçı ve birleştirici yaklaşımlarına rağmen aykırılıklarını kişisel hırslardan dolayı sürdürmüş ve malesef sonuçta işgal güçlerine katılmak zorunda kalmışlardır.

Milli ve tek elden yönetilen mücadelenin ne kadar gerekli ve bu işin ne kadar isabetli olduğu ise gelişmeler tek tek yaşandıkça anlaşılmaya başlanmış ve 1923 senesine gelindiğinde hem kazanılan zaferler, hem de fikirlerdeki ortak paydalar neticesi, Saltanat’ın kaldırılmasına bir tek kişi itiraz dahi edememiştir. Keza sonradan hilafetin kaldırılması dahi bir takım yobazların beklediği karşı çıkmayı hayata geçirmek bir yana tamamen tevazu ve anlayışla karşılanmıştır.

Tüm bu sessiz susuşlar ise hak ve adaletin, akıl ve bilimin, doğru ve güzelin Milli Mücadele ekiplerince yerine getirildiğinin ispatıdır.

Tekrar edersek 23 Nisan 1920 cuma günü, evvela Cuma namazı, sonra mevlit, sonra kurban kesimi ve sonra dualarla açılan İlk Meclis, halkın sevinç gösterileri, kalplerde umut selleriyle hayata geçmiş ve o gün Milletin iradesi, bir tek kişinin hâkimiyeti fikrine galip gelmiştir.

Kaldı ki bu tek kişi halkın iradesine karşı olmakla ve işgalcilerle makamını korumak adına işbirliği yapmakla kalmamış, halife sıfatıyla halka köle, kul yaklaşımı sergilemiş ve daha da ileri giderek İslam’la tamamen ters olarak “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” lakabını çekinmeden kullanabilmiştir. Bu sıfatın baştan sona ve itirazsız bir şirk hususu olduğu ise din âlimlerince malumdur.

Nitekim saltanatın kaldırılmasıyla birlikte Yurtta duramayan Padişah ve sonra hilafetin kaldırılmasıyla halife çareyi yurt dışına kaçmakta bulmuş, halkın iradesine boyun eğmek yerine kişisel egemenliklerini öne çıkarmaktan vazgeçmemiştir.

Bir yandan saray ve İslam’ı savunmak iddiasındayken bir yandan camileri Fransızlara satabilme cesaretini gösteren bu kimselerin Milleti ve Dini idare edemeyeceği de zaten ortadadır. Çünkü gerek İstanbul’da olmaları ve gerekse işgal altında bulunmaları nedeniyle bağımsız karar verme yetisinden de mahrum bu kimselerin – Mebusan Meclisi dahil – istenen direnişi göstermeleri de zaten imkansızdır.

Ankara’nın Cumhuriyet Türkiye’sinin başkenti yapılması ve ilelebet bunun değiştirilemeyecek olmasının yasalaştırılmasının sebeplerinden birisi de budur. Hem Anadolu’nun kalbi durumundaki hem de askeri anlamda işgalden uzak bir şehir olan Ankara’nın düşman çizmeleri ile çiğnenmesi demek zaten tüm yurdun işgal edilmesi anlamına gelir ki bu nedenle stratejik olarak Ankara’nın başkent yapılmasında kesin bir isabet vardır.

Ankara’nın o tarihlerde geri kalmış, basit bir kasaba mahiyetindeki görünümüne rağmen başkent olarak tercih edilmesi aslında büyük bir cesaret örneğidir fakat aynı zamanda Ankara Ahi Cumhuriyeti’nden başlayarak, tren ulaşım hatlarına kadar, pek çok dini tarikatın varlığına kadar karar isabetlidir ve zaman bunu ispat etmiştir.

Nitekim kısa süre içerisinde Ankara kendisinden beklenen hizmeti verebilmiş, güvenliği sağlayabilmiş ve başkent olmanın haklı gururunu yaşamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sonsuzluğa intikalinden sonra cenazesinin bu topraklara emanet edilmesi de bu haklı gurur neticesidir.

23 Nisan 1920 tarihi sonraki zamanlarda evvela ‘Milli Hâkimiyet’ bayramı olarak kutlanmış, bu kutlamalar esnasında özellikle şehit çocukları ön plana çıkartılmıştır. Sonraları Latife hanımın da çabalarıyla Çocuk Esirgeme Kurumunun bir yardım toplama günü (ve balosu) halini alan bu 23 Nisan kutlamalarında çocuk öğesinin ön plana çıkması sonraki yıllarda Milli Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı adını almasına sebep olmuştur. Nitekim halen bayram hem egemenlik ve hem de çocuk başlıklarında kutlanmaktadır.

Konuya sadece bir çocuk bayramı olarak bakmak bu nedenle yanlıştır. Çünkü ana ve ilk tema çocuktan da evvel ‘HAKİMİYET’ temasıdır ki bu tema millidir. Tam bağımsızlık ve milli egemenlik için yola çıkan Ulusal iradenin kalesi durumundaki Meclisin gayret ve teşebbüsleri hep bu iki dava uğrunadır.

Çocuklarla ilişkilendiren bayram fikrindeki isabet ise çok yönlüdür ve evvela şehit çocuklarına sahip çıkmak parolasıyla başlayan bu bağ sonradan tüm çocukları kapsamış, Cumhuriyet gençliğe emanet edilirken, yarının gençleri durumundaki çocuklar ise unutulmamıştır.

23 Nisan’ın adındaki milli mesaj ise şudur; Türkiye Cumhuriyeti, tüm teşkil ve fertleriyle tüm yasa ve kurumlarıyla milli egemenlik, ulusal tam bağımsızlık ve sadece halkın iradesi temelleri üzerinde yaşamaya devam edecektir. Yarınlar gençliğe ve çocuklara emanettir. Umut ve zafer dolu mazimizin en şanlı günlerinden olan 23 Nisan sadece bir meclis açılışı değil Millet iradesinin hayata geçirilmesidir.

Meclisin ilk zaman duvarlarında yazmakta olan yazı pek çok okuyucu tarafından malum değildir. O duvarlarda Hakimiyet Milletindir ifadesinden de önce yazılı olan şey Hakimiyet ve Hükmün sadece Allah’ta olduğuna dairdir ki iki ifade de aynı manaya çıksa da, önceki ifade laiklik ilkesinden önceki ibaredir.

Laiklik ilkesi anayasamıza bir madde olarak girene dek ülkenin laik yönetiminden söz etmek elbette imkânsızdır. Laiklik ile kast edilenler kısmen ilk meclis tarafından yerine getirilmeye çalışılmışsa da asıl yasalaşma çok sonraları yapılmıştır. Bu yasalaşma ise Meclisin ve Cumhuriyet’in bekası için elzemdir ve bugünlerin refah Türkiye’sinin temeli durumundaki Atatürk ilkelerinin belki de en mühim ilkesi Laiklik kavramıdır.

Şimdilerde laikliği dinsizlik saymakta tereddüt etmeyenler şunu hatırlamalıdır ki ilkenin yasalaştığı zaman diliminde meclisteki din adamlarının sayısı, bu günkü meclis içindeki din kaynaklı veya temelli vekil sayısından çok daha fazladır. Onlarca uygun görülen ve dinsizlik olarak nitelendirilmeyen durumun aradan 100 yıl geçtikten sonra dine aykırı gibi gösterilmek istenmesi zaten komediden ibaret, mesnetsiz bir gayedir.

Mühim olan Meclisin ifade ettiği mana ve maneviyattır.

İlk Meclisin köhne bir binada vekilleri bir araya getirerek Anadolu halkının sesi olmaya gayret etmesi sadece Saltanata bir başkaldırı olmakla tercüme edilemez. Bu başkaldırı aynı zamanda ve aslen halkın sesi olmakla, bağımsızlık ve egemenliği sonuna dek savunmaya hazır ve istekli olunduğunu izahla açıklanmak zorundadır.

Başlangıçta saltanata karşı gösterilen dik duruşun hilafet için gösterilmemiş olmasındaki ana sebep ise an itibarıyla önceliklendirme ve toplumun hazırlanması, başarılacak işlerin tamamlanması sürecine bağlı bir ötelemeden ibarettir. Yoksa Milli Mücadele dava insanlarının hilafet ile ilgili karar ve dilekleri sonradan gerçekleşmiş değildir. Olan sadece hilafetin kaldırılmasını ertelemek ve önce Milli hususlarda başarı kazanmaya odaklanmaktır.

Bu nedenle 23 Nisan’ı “Çocuk bayramı” diye algılamak son derece yanlıştır. Bu bayram aslen “MİLLİ HAKİMİYET” bayramıdır ve öyle de kalacaktır.

Milli egemenlik temasını 23 Nisan’dan silmeye çalışmak ve olayı sadece Çocuk Bayramına çevirmek ilk Meclisin maneviyat ve mevcudiyetine saygısızlıktır.

Bu husus dikkat edilmeli ve kutlamalar bu istikamette yapılmalıdır.

Elbette çocuklarımız her şeyin en güzeline layıktır. Elbette Atatürk çocukları geleceğin teminatıdır. Elbette dünyada kendisine bayram armağan edilen çocuklar sadece bu güzel ülkede yaşamaktadır, elbette çocuklar baş tacımız ve geleceğimizdir. Ama çocuklarımızdan da evvel gözbebeğimiz Milli İrade, tam bağımsızlık ve egemenliktir.

Ekonomiden sanata, siyasetten askerliğe, tarımdan sanayiye her alanda tam bağımsızlık Cumhuriyet’in temel öğelerindendir. Bunu ikinci plana atmak en basit anlamıyla 23 Nisan ruhunu hafife almak ve tarihi sulandırarak saptırmak gayesidir.

Son olarak 23 Nisan 1920 ‘nin neredeyse yüzüncü yılını kutlayacağımız bu senede tüm milletimizin milli irade ve tam bağımsızlık ilkesi etrafında, Atatürk ve dava arkadaşlarının çizgisinde toplanmasının önemini vurgulamak gerekir ki dillendirilen tüm beka ve yaşam şartları zorluklarının cevabı Atatürk ilkelerindedir. Bu ilkeler ilk günkü canlılık ve dinamikleriyle hayata geçirilirse zaten ortada sorun kalmayacaktır. Çünkü genç Türkiye Cumhuriyeti on yıl gibi kısa bir sürede dünyanın gözleri önünde bu mucizeyi hayata geçirmeyi başarmıştır.

Bu canlı ve değişmez örnekle diyoruz ki ;

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı tüm Milletimize hayırlı, uğurlu ve kutlu olsun.

Bu tarihi yazan, milleti esaretten kurtaran, zaferler yaşatan, inkılaplarla karanlıkları aydınlatan, ezan seslerinin hür ve gür sesle okunmasına imkân sağlayan, İslam’ı yaban otlarından temizleyen Atatürk ve dava arkadaşlarına olan borcumuz ödenmekle bitmeyecek kadar büyüktür.

Tüm şehit ve gazilerimizin aziz hatıraları önünde saygıyla eğilir, tümüne minnet ve şükranlarımızı sunarız.

Bu bayram içte ve dışta bunca sorunla boğuşan ülkemize umulur ki bazı gerçekleri bir daha hatırlatır.

Daha fazla detay isteyen okurlarımızın Sayın Sinan Meydan’ın “23 Nisan Nasıl Bayram Oldu?” yazısına göz atmasını tavsiye ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

69 − 66 =