GÜLLÜ PAŞA KIZ

Kahramanlarımız

GÜLLÜ PAŞA KIZ

Erzurum’un güzel Pasinler’inde, geçen yaz geçirdiğim iki öğle saatinin hatırasını hiç unutamam. O gün, Çakmak köyünün seksenlik ihtiyarı Hızır Çavuş’un anlattığı Güllü Paşa Kızı ve köyün bir saat kadar güneyinde yükselen Külâhkaya Tepesi’nin yeşil yamacında, üzerine adak çaputları bağlanmış, iki taş dikili gösterişsiz mezarına karışan göz yaşlarımın yanaklarımı nasıl yaktığını, hâlâ yeni bir olay gibi hatırlarım. O gün bana anlatılan bu hikâye, adı ölmez bir kahraman köylü kızının, 1914-1918 Savaşı başında, bu cephede, Rus ve Ermeni sürülerine karşı; ancak, Türk’e yakışan bir savaşın öyküsüdür. Bilmem ki ben size onu, Hızır Çavuş’un bana anlattığı o saf, temiz, eski asker sesiyle ve o heyecanla duyurabilecek miyim? Onu size olduğu gibi, hiçbir edebiyat yapmadan yazmakla belki Hızır Çavuş’un üslubuna ve Güllü Paşa Kız’ın ise saf ruhuna en yakışır yolu seçmiş olacağım.

Güllü Kız, evvelce Çakmak köyünde anasız babasız kaldığı için Hızır Çavuş’un elinde büyümüş, yirmi iki yaşına varmış, dünya evine hiç girmemiş cesur ve dinine bağlı bir kızdı. Hızır Çavuş’un evinde hem okuma yazma öğrenmiş (çünkü Hızır Çavuş uzun askerlik yıllarında okuma yazma öğrenmişti) hem de ev işlerinde her hizmeti öbür köylü kızlarından çok daha iyi becerebilecek hâle gelmişti. Evin, bahçenin, kümesin, ağılın içi dışı onun sonsuz temizlik merakıyla pırıl pırıldı. Sığırların burun deliklerine kadar her yer, köşe bucak, her gün onun elinden geçerdi. Evin yufkasını tandırda o hazırlar, sütü o sağardı.

Komşu kadınlar onun temizlik merakından çekinirler, misafir gelmek istemezlerdi. Çünkü Güllü Kız, hiç kimseyi pabucuyla eve sokmazdı. Güllü Kız çok sofuydu da. Hızır Çavuş ara sıra ona, Erzurum Çarşısı’ndan enamı şerif ve ilmihal kitapları getirirdi. Analığı ile Güllü, akşamları baş örtülerini sararlar, Hızır Çavuş sedirine bağdaş kurar ve hepsi de Güllü Kız’ın okuduğu bir din kitabını ya da Seyit Battal Gazi, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun gibi kitapları dinlerlerdi. Köyün oğul yetiştirmiş anaları, Güllü Kız’ın bu, o zamanın köylüsü için biraz fazla görünen bilgi ve hamaratlığı karşısında, onu kendilerine gelin etmeye korkarlardı. Bu kadınlar:

– Get (git) oğul, o meraklı kız sana evde rahat mı verer (verir) ki… Allah onun aklını süpürge sapına bağlamış…

– Amanın oğul, Güllü Kız’ı alıp da nideceksin? Onu şeherliye (şehirliye) vermeli, şeherliye…

– Güllü Kız’ı gelin mi alırım ben? Zavallı sığırlarının sırtında deri komadı (koymadı), deli kız, onların sırtını temizleyeyim diye her gün kazıdı durdu…

– Tavuk kümesinden tavuk bitiyle sıvanmış kızı gelin alır mıyım heç (hiç)… gibi sözlerle onu yere batırır çıkarırlardı.

Güllü Kız’a gelince, o da öteki kadınları ve kızları sevmezdi. Kızların hepsi de pınar başında delikanlı dedikodusu yapmaya alışmıştı. Hâlbuki Güllü, bir kızın duygularını başkasına açmasını delilik sayardı. Sonra, kadınlar da kocalarını çekiştirirlerdi. Hâlbuki Güllü Kız, evinin rızkını kazanıp getiren erkeğini çekiştiren bir kadının nankörlük ettiği kanısındaydı. Hiç evin erkeği çekiştirilir miydi? Bu nedenle Güllü Kız boş zamanlarını hep kitap okumak ve köyün yetimlerine çorap örmekle geçirirdi. Köyün imamı Molla Mustafa da Güllü Kız’ı benimsemiş, onu kendi öz evladından daha çok sevmişti. Her ramazan, Güllü Kız’a Erzurum’dan Kur’an ve hikaye kitapları hediye getirirdi. Köylü kadınlarına:

– Güllü gibi olun, ahretinizi de düşünün… der dururdu. Molla Mustafa’nın oğlu San Memiş ise Güllü’yü sevmezdi. Çünkü Güllü ona birkaç kez, niçin cuma ve bayram namazlarına gitmediğini, ayıplayarak sormuştu. Memiş:

– Böyle gızı (kızı) garı (karı) edip de başıma bela mı alayım? derdi. Herkes Güllü Kız’ın bu hâllerini görüyor, ama hiç kimse onun da kendi göğsünün bir köşesinde öteki kızlar gibi bir genç kız kalbi taşıdığını düşünmüyordu. Elbet o da sevebilirdi. Evet Güllü’nün o küçücük pırlanta kalbinin ta içine on beş yaşından beri bir kor düşmüştü. Bir gün pınar başına giden Güllü Kız, köyün meydanında, 20 yaşlarında, kara yağız bir delikanlı görmüştü. O güne kadar bu genci köyde hiç görmemişti. Bıyıkları tıpkı kara kaşları gibiydi. Etli, iri dudaklarının üzerini örtmüştü. Yanaklarına sanki Tortum elmasının kırmızı renkleri yapışmıştı.

Çenesi geniş, gözleri simsiyah, kulakları ile ensesi siyah saçlarının altında kaybolmuş gibiydi. Omuzları çok genişti. Beli incecik, elleri kartal pençesini andırıyordu. Ayakları yere ne kadar da iri iri basıyordu. Güllü Kız, o gün bu delikanlıyı, bir bakışta bu kadar etraflı görmüştü, ama yanından geçerken gözlerini yere eğmişti. Yüreği sanki içine bir serçe kuşu girmiş gibi kanat çırpıyordu. Güllü Kız o anda, delikanlının da kendisine tatlı tatlı baktığını hissetti.

O akşam Hızır Çavuş karısına bu delikanlıdan söz açtı ve onun Alvar köyünden Durmuş Ağanın evlatlığı olduğunu söyledi. Maşallah ne kadar da irileşmiş, güzelleşmişti. Güllü bu gencin adının Kara Ali olduğunu da bu sözler arasında öğrendi. İşte o gün bu gün, Güllü Kız tam yedi uzun yılı yüreğinde Kara Ali’nin siyah gözlerini, simsiyah saçlarını sakladı. Onun görmeden hissettiği tatlı bakışlarını yaşattı ve bu hayali sanki kendi öz malıymış gibi benimsedi. Ama bunu kimseciklere ne söyledi ne de sezdirdi. Bu yedi yıl içinde Güllü Kız’ı birkaç kez evermek istedilerse de o reddetti . Hiç kimseye:

– Ben de kara yağız bir delikanlı seviyorum. Adı da Kara Ali, demedi. Kara Ali birkaç kez daha Çakmak köyüne geldi ve Hızır Çavuşların evinin önünden geçti. Kurnaz komşu kadınları bunda bir koku sezdiler. Biraz sonra köyde şu dedikodu çıktı:

– Kara Ali, Güllü’nün yavuklusuymuş…

Bir gün Molla Mustafa’nın karısı onu bir tarla kenarında yakaladı:

– Gız, gayrı Alvar’ın delikanlılarına mı gönül verdin? dedi. Bu sözler onun ateşini söndürmek bir tarafa, artırmıştı. Birkaç hafta sonra da köyün sığırtmaçlığını yapan çocuk tarlada Güllü Kız’a yanaştı. Kimse görmeden koynundan kenarı sırma işlemeli, al bir çevre çıkarıp uzattı:

– Bacım, bunu Ali Amcam sana gönderdi. “Kimseye göstermesin, dünya ahret ben Güllü’den başkasını almam, beni beklesin.” diyor, dedi.

Birinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Anadolu’nun doğu sınırları, Güllü Kız’ın köyüne kuş uçuşu iki konak demekti. Rus ordusu sınırda saldırıp duruyor, Köprüköy’de güzel bir dayak yiyip tekrar sınıra çekilmiş görünüyordu. Fakat Sarıkamış Muharebesi’nden sonra azmışlardı. Erzurum’a yürüyorlardı. Bütün delikanlılar askere çağrılmışlardı. Kara Ali de Güllü’ye şu haberi yollamıştı: “Hızır Çavuş’la Anadolu içine göç etsin. Sağ kalırsam bir gün ben Güllü’yü arar bulurum.” Ama, Güllü, Kara Ali’sini burada koyup da gidebilir miydi?

1915 yılı Ocak ayının bir kara kış günü, Hızır Çavuş evini, dölünü topladı, iki öküz arabasına bindirdi. Güllü’yü de aldı. Çakmak’tan Erzurum yolunu tuttu. Niyeti Sivas’a göçtü. Güllü, tam Erzurum’un Kars kapısına geldikleri sırada havanın kararmasından yararlanarak arabadan atladı ve Gümüşlü Kümbet’in arkasına saklandı. Hızır Çavuş arabaların önünde yürüyordu, analık ise yorgan altında büzülmüş, uyukluyordu. Yerde donmuş karlar, havada keskin bir ayaz vardı. Öndekiler farkına varmadılar, iki araba Kars kapıdan içeri girinceye kadar Gümüşlü Kümbet’in arkasında bekleyen Güllü tir tir titriyordu. Hemen geldiği yoldan geriye döndü, artık Alvar’ın yolunu tutmuştu. Kara Ali’yi bulamasa bile onun evini bekleyecekti. Elbet bir gün Ali’si oraya uğrayacak ve onu da bulacaktı

Ne kadar yürüdü bilemiyordu. Birden önünde bir atlı belirdi. Bu kimdi ki ona seslenmişti:

– Hey bacı! Bu don gecede nereye gidiyorsun? Donacağını bilmiyor musun?

Güllü başını kaldırdı, bu bir subaya benziyordu, arkasında da yedi-sekiz atlı daha vardı. Onlar da askerleri olmalıydı.

– Alvar’a gidiyorum amca…

– Alvar’a mı? Şimcik (şimdi) oralara mı gidilir? Kız sen donarsın bu yolda. Biz Korucuk köyüne gidiyoruz, gel seni de şu boş ata bindirelim, oraya götürelim, yarın da Alvar’a gönderirim. Korkma ha… Biz dünya ahret senin kardeşiniz, senin kılına bile zarar gelmez bizden, hadi kızım gel şu ata bin…

Bu bir emir gibiydi Güllü’nün de aklı başına gelmişti. Binmese, donacağını anlamıştı. Eyerlenmiş boş atı önüne çektiler, bindi, yürüdüler…

Ertesi günü Alvar’a ulaştı. Kara Ali’sinin evini buldu. Köylülerden kimse kalmamış, köye asker dolmuştu. Kara Ali’nin evlerinde de subaylar vardı. Ona bir odasını verdiler, ekmek zeytin ikram ettiler. O gece Güllü’yü dinleyen subaylardan pos bıyıklı ve en yaşlısı, iki eliyle düşük bıyıklarını sıvazladı:

– Kızım, sen bu don havada cepheye filan gidemezsin. Kara Ali kim bilir nerede, kısmetse gene ona kavuşursun, merak etme. Ben seni Erzincan’a yollayayım, daha iyi olur…

– Amca, ben okur yazarım, kuvvetliyim de. Ne iş olsa yaparım, size hizmet ederim, isterseniz beraber savaşırım da. Hem ölsem ne çıkar? Bin Güllü feda olsun bu vatana.

– Sen bilirsin kızım, var ol.

Yaşlı subayın pos bıyıklarının üzerine birkaç damla yaş yuvarlanmıştı. Ertesi günü Alvar’daki tabur Hasankale’ye gitti. Köyde Güllü’nün yanında, üç silahlı hasta asker bıraktılar. Bunlar ovada gözcülük ve keşif görevi almıştı. Güllü de onlara katılmıştı.

Bir gün sonra, Erzurum’un parlak, ayazlı güneşi Ilıca’nın Turnagöl Dağı’nın arkasına çekilmek üzereydi. Ovada Pasinler’i şiddetli bir soğuk dalgası kasıp kavuruyordu. Hasankale’nin Hasanbaba Dağı, uzaktan, Pasinler Ovasına giren Rus kuvvetlerine karşı sanki hiddetinden mosmor kesilmiş, kanı çekilmiş bir insan gibi sert sert bakıyordu. Birkaç Rus askerinden kurulu bir piyade keşif kolu Alvar köyüne yaklaşıyordu. İçlerinden birisi Ermeni ağzıyla Türkçe olarak ötekilere seslendi:

– Vahram, sen benimle gelesin, argadaşlar bizi gözetlesin, şayet kim biz şu uçtaki eve girer isek arkamızdan yanaşmış etsinler he?

– Ağnamışam Vartan, pek iyi…

Pasinler’in şenliği, ovanın göz bebeği, Hasankale’nin sevgili yavrusu Alvar köyü bu soğuk istila gününe kadar sessiz, bomboştu. Esmer duvarların üzerindeki kara bacalar artık tütmüyordu. Köy cansız bir hayalet gibiydi. Ayakları keçe çizmeli Rus askerlerinden ikisi ellerinde tüfekleriyle ilerlediler. Uzun boylusu, köyün kuzeydoğu köşesindeki taş binaya yaklaştı. Eliyle evin kapısını itti. Kapı açılmadı. Kısa boylu, şişman arkadaşı da geldi, beraber kapıya yüklendiler. Kapı evin içine doğru yıkıldı ve iki Ermeni asker de kapının üzerine düştüler. Loş avluda iki keskin çığlık ve şimşek gibi inen iki keskin balta pırıltısı… Yerdeki iki asker el ve ayaklarıyla yeri eşelediler ve hareketsiz kaldılar…

Üç namlu, yavaş yavaş taş evin penceresinden dışarı uzandı. Bir yaylım ateş… Yüz metre kadar uzakta, karlara yatmış ve evi gözetleyen Rus mangasının içinden üç kişiyi sırt üstü devirdi ve hareketsiz bıraktı. Ruslar şaşalamıştı. Onlardan bir ikisi de eve karşı ateş açtı, fakat evden ikinci, üçüncü yaylım ateş… Rus mangasının hepsi de Alvar’ın önünde, kanlı ve soğuk yataklarına hareketsiz yapışıp kalmışlardı. Taş evin kapısından bir kadın ve üç asker dışarı fırladılar. Rus ölülerini eve taşıdılar, kan izlerini karla kapattılar. Silah ve cephaneleri ile yiyeceklerini alıp paylaştılar.

Fakat Hasankale’ye giren Rus Komutanı, keşif kolunun gelmeyişinden pirelenmişti. Yeniden, bu sefer bir süvari bölüğünü Alvar’a sürdü. Bölük, açılmış olarak Alvar’a yanaştı. Tam yüz metre kadar sokulmuştu ki evden yine yaylım ateş… Rus atlılarından birkaçı yere yuvarlandı. Şiddetli bir ateş taş binayı yalamaya başladı. Gittikçe de yanaşıyorlardı.

Eve arkadan yanaşan birkaç Rus askeri bahçe duvarına tırmandı… Bahçe kapısının arkası bir girintiydi. Duvardan inenler Güllü’yü görememişlerdi; ötekilere kapıyı açmak için yanaşan askerin başına aniden bir balta indi:

– Al, kâfirin oğlu, Türk köyüne böyle girilir işte…

Duvarın üzerinde kalan Rus askeri korkudan dona kaldı. Dışarıdan gelen askerler, bahçede yere yuvarlananın köpek ulumasına benzer feryadını duydular ve kaçmaya başladılar. Taş evin içinden çıkan üç Türk askeri, bahçe duvarındaki Rus askerinin Güllü’ye çevirdiği tüfekle ateş etmesine engel olamadılar. Güllü, “Vah Alim” iniltisi ile yere yuvarlandı. Bir er ona koştu, ötekiler Rus askerinin üzerine ateş edip arkaya yuvarladılar ve bahçe kapısını açarak dışarı fırladılar. Şiddetli bir tüfek ateşi, köyün duvarlarında boğuk boğuk yankılar yapıyordu. Süvari bölüğü, bu köyde pek çok Türk askeri olduğu korkusuna kapılmıştı. Atına binen kaçıyordu, eli tabancalı Rus subayları hem kaçıyor hem askerlerine bağırıyorlardı. Üç Türk askeri süngülü tüfekleriyle bunları kovalıyordu:

– Allah Allah… Allah Allah… Allah, Allah…

Ve yerde Güllü, tatlı bir rüya içinde, Kara Ali’siyle baş başa idi. Rus askerleri köyden çok uzaklaşmışlardı. Üç Türk askeri gelip Güllü’yü bir kaputa sardılar, omuzladılar ve köyden ayrılıp Külâhkaya Tepesi’ne doğru açıldılar. Güllü şunu söylemek istiyor, fakat seslenemiyordu:

– Bırakın, götürmeyin, Alvar’da kalayım Alim gelecek, Alim…

Külâhkaya Tepesi’nin üç kilometre kadar güneyinden, karlara bata çıka ilerliyorlardı. Birden önlerine on kadar asker dikiliverdi. Bunlar, orada mevzilenmiş Türk artçılarıydı:

– Durun kimsiniz?

– Yabancı yok, Türk’üz. Yaralı kadınımız var.

İki asker siperden çıktı, önlerine geldi. Bunlardan kara yağız olanı Güllü’nün yüzünü açınca şaşırıverdi:

– Vay anam, Güllü’m… Güllü Kız gözünü aç, bak ben Ali’yim. Güllü vah yavrum, ne oldun böyle?

Ötekiler de şaşırdılar. Güllü’yü hemen kardan oyulmuş sipere kadar taşıyıp yere uzattılar. Güllü son kez gözlerini açtı. Rüyada gibiydi. Ali’ye baktı… baktı… dudakları zorla şunları fısıldadı:

– Ali, Ali’m.. Benim.. Sana geldiydim. Köyde yoktun. Vuruldum işte. Gayrı yaşamam ben… Sen sağ ol… Onlar Sivas’a göç etti… yüreğim yanıyor…

Ali’nin aklı başına gelmişti. Hemen sargı paketlerini çıkarttı, yara yerini açıp sardı. Fakat Güllü çok kan kaybetmişti. Yüzü bir kâğıt kadar beyaz, dudakları çok uçuktu… Elleriyle Ali’nin bir elini tuttu:

– Ali’m… Ben ölüyom… Çavuşlar geri gelirse beni Çakmak’ın üzerine gömsünler… Sen de bana uğra.. Beni yalnız koma… Beni unutma…

Güllü’nün başı birden sola kaydı. Dudakları yarı açık kaldı. Elleri hâlâ Ali’nin elini sıkı sıkı tutuyordu… Nazlı kuş artık uçup gitmişti…

İhtiyar Çavuş, gözlerini dolduran yaşları, kuşağından çıkardığı çevresiyle kuruladı, boğuklaşan sesiyle devam etti:

– Oğlum, Ali ile arkadaşları, subaylarından izin alıp Güllü’yü bizim köyün üst bayırına taşımışlar. Donmuş buzları kırıp onu gömmüşler… Sonra Ali’ye bir delilik gelmiş, o gece subaylarına haber vermeden birkaç arkadaşıyla Alvar’a inmiş. Tekrar oraya gelen Ruslara ait bir piyade birliğine gece baskını yapmışlar. Ali 10 gâvurun leşini kendi elleriyle yere sermiş, bir o kadar da esir almışlar. Ali, sanki ölümünü arıyormuş. Bu sırada kasığından bir kurşun yemiş. Arkadaşları onu ilkin Erzurum’a, oradan Sivas’a yollamışlar. Hastanede bir bacağı kesilmiş… O sırada biz de Sivas’taydık ama onu duymadıydık… Neyse, harp bitti gene Çakmak köyüne döndük. Bizim hatun Sivas’ta kara toprağa düşmüştü, rahmetli göç sıkıntısına dayanamadıydı….

Birkaç ay sonra ansızın köye bir araba girdi. İçinden inen adam iki koltuk değneğiyle yürüyordu. Bu Ali’ydi. O gece misafir ettim. Bana Güllü’nün hikâyesini anlattı. Ertesi gün, bana onu gömdükleri yeri gösterdi. Bizim köylüler Güllü için Erzurum’da mezar taşı kazdırdılar, çevresini taşlarla güzelce çevirdiler, ağaç diktiler. Mezar taşına “Vatan uğrunda şehit düşen Güllü Kızın ruhuna Fatiha” diye yazılıydı.

Rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’mız bir gün Erzurum’dan köyümüze geldi. O da Güllü’nün adını işitmiş, mezarını görmeye gelmişti. Bize sordu, gösterdik. Yanında bir de güzel sesli hafız getirmiş. Mezarında Yasini Şerif okuttu. Sonra bize dedi ki:

– Güllü’ye artık Paşa adını taktım. Ona ben yeni bir taş kazdırıp yollarım. Siz de onu bundan sonra Güllü Paşa Kız diye anın emi?

Gerçekten bir ay sonra yeni bir çift mezar taşıyla birkaç usta geldiler, şimdi göreceğin mezarı yaptılar. Köyümüzün eski kadınları yavaş yavaş Güllü’yü düşlerinde görür oldular. Güllü onlardan Yasini Şerif istermiş. Bu düşler ortalığa yayılınca herkes Güllü’nün ermişliğine inandı. Artık komşu köyler de onu ermiş tanıdılar. Türlü dilek ve niyetlerle onun mezarına adak adadılar, bez bağladılar, mum diktiler. Karanlık gecelerde Güllü Paşa Kızın mezarına bakanlar orasını ışıklı görürler.

– Şimdi o bize, gençlerimize örnek, yaşlılarımıza ahret için destek oldu. Hadi seni mezara da götüreyim oğul.

Ben abdest aldım, ceketimi giyiyordum ki Hızır Çavuş yanıma sokuldu:

– Oğlum ben Ali’yi demeyi unutmuşum. Ali de şimdi köyümüzde, mescidimize bakıyor. Her gün, yaz kış Güllü Paşa Kızın mezarına gidip Kur’an okuyor, çiçeklerini yetiştiriyor. Hah bak! İşte Ali de bize geliyor.

İki koltuk değnekli bir adam köyün yamru yumru sokağında görünmüştü. Yanımıza gelince kendisine hürmetle selam verdim. Şaşırdı, bir bana bir de Hızır Çavuş’a baktı. Hızır Çavuş:

– Ali! Bu Albay, Güllü’nün mezarını ve seni görmeye gelmiş, dedi.

Ben de:

– Ali Amca, senin ve Güllü’nün kahramanlıklarını Hızır Çavuş’tan dinledim. Varol, bu millet sizin gibi Türk evlatlarıyla iftihar eder, dedim. Kara Ali Dayı’nın yüz çizgileri tatlılaştı.

– Allah ömürler versin Albayım, dedi. Siz sağ olun, delikanlılar sağ olsun, ordumuz, milletimiz, vatanımız sağ olsun. Bu vatan uğruna Güllüler de Kara Aliler de feda olsun. Hükümet bana harp malulü maaşı veriyor, ben de onunla Güllü’ye çiçek dikiyorum. Albayım, Tanrım bu güzel mezarı tekrar Moskof’un ayağına çiğnetmesin de… Siz elbet intikamımızı alacaksınız… Şu benim topal hâlime bakmayın, eğer bana da sıra gelecekse, şu iki değneğimle bile birkaç Moskof’un kafasını ezmeden Allah canımı almasın…

Sonra yanımızdan saygılı bir çehreyle uzaklaştı gitti…

İçimde yavru bir serçe kuşunun kanatları çırpınıyor, masum bir kızın, kahraman bir şehidin sesini duyuyordum:

– Albay Amca, Albay Amca.. Güllü ölmedi, ona acıman (acımayın). O muradına erdi… Alim de burada, yanı başımda.. Allah’tan daha ne isteyim. Albay Amca, siz dua edin ki Türk vatanı yaşasın, Ben rahatım, ben mutluyum. Tanrı millete rahatlık versin.

Bu ses beni mezara kadar takip etti.

Taze bir genç kız eliyle bağlandığı belli olan al renkli geniş bir adak bezi, bu şehit mezarına ne kadar yakışmış… Gözlerimi Alvar Ovası’na çevirdim, Güllü Kız bana bir Rus’un başına keskin bir balta daha indiriyor gibi geldi….İşte kaçan Rus askerleri, barbarlar sürüsü….

Şehit yatağında sonsuza kadar yaşa, kahraman Güllü Paşa…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir