Safiye Ayla’nın Atatürk anıları

Safiye Ayla’nın Atatürk anıları

Safiye Ayla’nın Atatürk anıları

Cumhuriyet döneminin en tanınmış kadın sanatçılarından biri olan Safiye Ayla Targan 14 Temmuz 1917’de doğdu.

Kendisi doğmadan vefat eden Mısırlı Hicazizade Hafız Abdullah Bey’in kızı Safiye Ayla, annesini de henüz üç yaşındayken kaybedip kimsesiz kalınca Sadabad Sarayı olarak inşa edilmiş Kağıthane’deki Çağlayan Darüleytamı’na verildi. İlkokulu bitirdikten sonra da Bursa Muallim Mektebi’ne yazıldı.

Müziğe küçük yaşta piyano çalarak başladı. Muallim Mektebi’ni bitirdi ve Beyoğlu’nda ilkokul öğretmenliğine atandı. Eyyubi Mustafa Sunar’dan müzik dersleri alan Ayla, Yesari Asım Arsoy, Hafız Ahmet Irsoy, Selahattin Pınar, Saadettin Kaynak ve Udi Nevres Bey’in müzik bilgilerinden yararlandı. Darüttalim Musiki Heyeti’nin konserlerine katıldıktan bir süre sonra öğretmenlikten ayrıldı ve gazinolarda çalışmaya başladı.

Safiye Ayla 1932’de İstanbul Vali Yardımcısı Nuri Bey’in evinde verilen bir davette, Atatürk’ün huzurunda ilk kez şarkı söyledi ve Atatürk’ün en beğendiği seslerden biri oldu.

Dönemin diğer kadın yorumcularından ayrı, kendine özgü bir okuyuş tarzı olan Safiye Ayla, 8 Nisan 1950’de besteci Şerif Muhittin Targan ile evlendi. 17 yıl süren evlilikleri Şerif Muhittin Targan’ın 1967 yılındaki vefatıyla sona erdi.

Başta, açılışından itibaren İstanbul Radyosu olmak üzere Türkiye radyolarında sayısız konser verdi, beş yüzden fazla plak doldurdu. Büyük beğeni toplayan sesiyle ünü yurt sınırlarını aştı. Çok sayıda konser veren ünlü sanatçı, büyük beğeni toplayan sesiyle ünü yurt sınırlarını aştı.

Safiye Ayla’nın dönemin diğer kadın yorumcularından ayrı, kendine özgü bir okuyuş tarzı vardı. Okuyuşuna yansıyan Batı müziği beğenisi bu tavrın belirgin bir özelliğidir. Ölçüye uyarak, iyi bir diksiyonla, düzgün, aynı zamanda da coşkun, çekici bir tavırla okurdu. Sesindeki pürüzsüz akış en tiz perdelerde bile kaybolmazdı. Zamanın gözde şarkılarıyla fantezilerini olduğu kadar, Rumeli türküleriyle klasik örnekleri de içine alan repertuvarlarıyla geniş bir dinleyici kesimince çok sevilmiş, beğenilmişti. “Seninle doğan güldür bu gönül” ve “Aşk yaprağına konarak koza öresim gelir” adlı iki de bestesi bulunan Safiye Ayla, 1942’de Rey Kardeşler’in “Alabanda” revüsünde Kraliçe Mimoza rolündeki başarısıyla yetenekli bir oyuncu olduğunu da kanıtladı.

Safiye Ayla Mustafa Kemal Atatürk’ün en sevdiği sanatçılardan da birisidir. Ayla’nın Mustafa Kemal Paşa adına düzenlediği konserde “Yanık Ömer” adlı şarkısını okumuş ve Paşa büyük bir hayranlıkla tekrar tekrar okumasını söylemiştir. Konser sonunda Mustafa Kemal Atatürk, Safiye Ayla’nın yanına gelerek: “Safiye çok teşekkür ederim, çok güzel yorumladın” der ve sonra ekler: “Bu türküyü bir operada söylemeni çok isterim. Bunu başarırsan, beni gerçekten çok mutlu edersin.” der. Safiye Ayla her yere başvuru yapar, bir operada bu türküyü icra edebilecek tek yer bulamaz ve Atatürk’ün bu vasiyetini yerine getiremeden 80 yaşındayken 14 Ocak 1998’de İstanbul’da vefat eder.

“Atatürk’ün Safiye Ayla’nın yüzünü görmek istemediği için onu perde arkasından dinlediği tamamıyla yalan. Safiye hanım buna çok üzülürdü. ‘‘Galiba halk beni çok çirkin bulduğu için böyle söylentiler çıkıyor” diye yakınırdı. ” (Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe)

Safiye Ayla’nın, Ulu Önder Atatürk ile ilgili basında çıkan anıları 

“Size, dedi, hâtıralarımı anlatacağımı vadederken Atatürk bir Türk musikisi severi idi, demiştim. Her şeyden evvel tashih etmek isterim ki Atatürk yalnız bir Türk musikisi severi değil, hayranı idi… Üstün bir bestekâr kadar ve belki de onlardan daha fazla makamdan an­lar, falsoları yakalar, çok haklı tenkitlerde bulunurdu. Bu böyle olduğu gibi son derece içli ve duygulu bir şair kadar da güftelerin hatalarını işaret ederdi.”

“Unutmama imkân olmayan bir gündür o, dedi. Sanat hayatımın ikinci senesiydi… O zaman Küçük Çiftlik parkında okuyordum. Kara kuru bir kızdım… Şimdi sanat hayatımın 18’nci yılı içinde olduğuma göre şöyle böyle 16 sene evvel… Atatürk’ün seryaveri Rusuhi bey Küçük Çiftlik parkına gelerek beni yanına çağırttı. Gittim. Gazi hazretlerinin beni dinlemek istediklerini söyleyerek işimin bitip bitmediğini sordu ve: «Hemen gidebilir miyiz?» dedi. Ben de son şarkımı okumuş, evime dönmek üzere idim. Düşündüm: Gazi hazretleri ve ben… Ben, kara kuru Safiye… Gazi hazretlerinin huzuruna çıkacak ve şarkı söyleyecek… Kör olası şeytan sanki gırtlağıma bir düğüm atıp savuşmuştu. O saniyeden itibaren bir imtihan korkusu titremesi içinde kal­dım. Ne «gidebiliriz efendim» diyebildim, ne de «gidemem»…

Dedim ya, gırtlağımda bir düğüm peyda oldu, cevap veremedim. Rusuhi bey halimi anlamıştı. Önüme eğik duran başımı, çeneme dokundurduğu şehadet parmağıyla kaldırarak: «Yüzüme bak!» dedi. Baktım. Tebessüm ediyor ve bana cesaret veriyordu: «Üzme kendini, diyordu. Cesur ol… Gazi cesurları sever…» İşte bu «Gazi cesurları sever» kelimesi bende tereddüdün ve korkaklığın zerresini bırakmamıştı.

Rusuhi bey beni otomobiline alarak Şişli’ye götürdü. Sonradan öğrendim ki o gece gittiğimiz ev, o zamanki belediye reisi muavini Nuri Bey’in evi imiş… Kılıç Ali beyle Atatürk’ün yakınlarından bir çokları orada idiler. Saz arkadaşlarımdan bir kaçını orada görmekliğim cesaretimi arttırdı. Şimdi hangileri olduğunu hatırlayamadığım bir kaç şarkı okudum. Atatürk dikkatle dinliyordu. Bir falsomu yakalayacak diye de ödüm kopuyordu. O gece sabahın saat sekizine kadar oturuldu, çalındı, okundu… Bu, Atatürk’le ilk karşılaşmamdı. O geceyi hem bu bakımdan, hem de sanat hayatımın ilk sabahlaması olduğundan katiyen unutamam… Doğrusu, dedi, o gece ben ne takdir gördüm, ne de tenkit… Tenkit veya ihtarla karşılaşmamaklığım, benim için bir takdir demekti. Toplantının sonlarına doğru Atatürk’ün «Güzel sesi var bu kara kızın» dediğini yakınlarından öğrendim.”

“ (O geceden sonra tam dört sene Atatürk’ü bir daha göremediğini söyleyerek) Ankara’da bir konser vermeye davet edilmiştim, dedi. Şunu da işaret edeyim ki bu dört sene zarfında ben, mütemadiyen ders almış, çalışmış ve sanatımı bir hayli ilerletmiştim. Ankara’da bulunduğumu haber alan Atatürk, konserlerimin ertesi günü beni Çankaya’daki köşküne çağırttı. Şüphesiz ki bu, benim için dört sene sonra vereceğim ikinci bir imtihan olacaktı. Gittim, bir kaç şarkı okudum. Yanına çağırdı, sırtımı okşadı ve artık olgunlaşmaya başladığımı söyledi. Bu dört sene sonraki ikinci karşılaşmamdan sonra, son hastalığına kadar Atatürk’ün huzuruna sık sık çıkarıldım ve şarkı okudum.”

“(Saz heyetinin durumuna ilişkin de; Mühimdir, dedi, onları da söyleyeyim. Saz takımında kemanı Nobar ile Sadî Işılay bulunmazsa tatmin olunmaz, onları behemahal isterdi. Tamburi Selahaddin Pınar’ı, udi Nevres’i, Yorgo’yu, kemani Necati Tokyay’ı, kemençe Aeko’yu de pek severdi. Hele Hafız Yaşar’ın sesine hayrandı.”

“Atatürk’ün, müzisyenlere karşı muamelesi tam demokratik idi. Birçok sosyetede müzisyenler için ayrı sofra kurulur. Fakat Atatürk, bizlere tam bir arkadaş muamelesi yapar, sofrasında yer verir, içtimai mevkii yüksek davetlilerden katiyen ayırt etmezdi. Çok defa şarkılara iştirak eder, tek başına saza refakat ettiği de görülürdü. Hangi şarkı idi bilmiyorum, hâtırımda kalmamış, bir gün bir şarkı okuyordum. Eli ile işaret ederek: – Dur! dedi, yanlış okuyorsun… Durdum. O şarkıyı Atatürk, baştan alarak okudu. Sazda bulunan bestekâr arkadaşlarım göz ucu ile işaret ederek hayranlıklarını belirtiyorlar ve Atatürk’e hak vererek «doğrusu budur» demek istiyorlardı. Evet Atatürk şarkının güftesinde ve bestesinde falso yapılmasına katiyen tahammül edemezdi. İşte Atatürk’ten yalnız bir o gün ihtar gördüm. Beni daima beğenmiş ve ileride yüksek bir okuyucu olacağımı söylemiştir.”

“Dolmabahçe’de bir gün yine bu Yemen Türküsünü okutmuştu. Son derece mütehassis olan Atatürk «Söyle, dedi, sana ne yapayım?» düşündüm. İstenilecek her şeyi yapabilecek bir büyük adamdı o… Peri padişahının masallarındaki gibi «Sağlığınızı Paşam» demekten kendimi alamadım. İtiraf ederim ki bu arada içimde bir arzunun düğümlenip kaldığını da açıklamaktan geri kalamadım. Usulcacık «Beynelmilel bir sanatkâr olmak isterdim amma» dedim. Fakat bu, Atatürk’ün yapabileceği işlerin en müşkülü idi. Çünkü sanatım, Türk hudutlarını aşamayan bir işti.”

NOT: 14 Ocak 1998’de kaybettiğimiz sanatçıyı rahmetle anıyoruz. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir