Kemalizm, Falih Rıfkı Atay

Kemalizm, Falih Rıfkı Atay

Kemalizm, Falih Rıfkı Atay

Bir anımla başlamak isterim yazıma, Ben Atatürk’ü ilk defa istila ordularını denize dök­tükten bir hafta sonra İzmir’de gördüm, «Gazi» ve «Müşir» idi. Herkes her şeyin bitmiş olduğu sevinci ile çırpınıyordu. Bir gün öğle yemeği yer­ken bana ve arkadaşıma dönerek; ‘Hiçbir şey bitmiş değildir. Asıl düşman (Anadolu tarafını göstererek) arkadadır. Erzu­rum’dan İzmir’e vatanı bir düşmanın istilasın­dan kurtarmak İçin geldik. Böyle düşmanlar çok defa mağlup edilmişlerdir. Şimdi İzmir’den Er­zurum’a asıl düşmanı kovmak için gideceğiz,’ de­mişti.

Sözünü ettiği düşman, gerici ve şeriatçı kuv­vetler, batı uygarlığı düşmanlığı idi.

Şimdi burada Kurtuluş Savaşı’na kadar ge­çen olayları tekrarlamak istemiyorum. Bu olay­lar herkesin az çok malumudur. Fakat Kemalizm’i tanımlarken, anlatırken bu olayları, daha doğrusu tarihi hatırlamak gerekir.

Kemalizm 1839 Tanzimat hareketinden beri devam eden ikizliği tasfiye etmek, devletin teokratik karak­terini tamamıyla gidermek, kanunlar koyarken ve kurumlar kurarken dinin ne diyeceğini sor­mamak, aramamak, tam laik bir devlet kurmak demektir. Bu Memun’un dokuzuncu asırda kur­mak istediği, reform yolu ile varmak istediği he­defi, artık milletleri dinler idare etmediği için ve böylece idareleri düzeltmek için dinde re­formun gerektiği devirler geçmiş olduğundan, Mustafa Kemal onbir asır sonra devrimler yoluy­la elde etmek istemiştir. Bu bakımdan Kemalizm, Müslümanlar bakımından milletler arası büyük bir değer taşır.

Kemalizmin gerçekleşme dönemi şöyle sıra­lanabilir:

Padişahlığın kaldırılması, Cumhuriye­tin ilanı, din okullarının kaldırılması, şapka gi­yilmesi, tekkelerin, türbelerin ve zaviyelerin ka­patılması, Batı takvim ve saatinin kabul edilme­si, İsviçre Medeni Kanununun kabulü, devlete laik bir karakter verilmesi, milletler arası ra­kam şekillerinin kabul edilmesi, Latin harfleri­nin kabul edilmesi, Türk kadınlarına mebus seçmek ve seçilmek hakkının tanınması.

Bütün bu devrimlerin yapılışı sırasındaki Türkiye havasını vermek için size bir fıkra an­latayım:

1925 yılında Bolu’da dolaşıyordum. Akşam eşrafla birlikte oturmuş, sohbet ediyorduk. Bir ara, ‘Galiba yakında şapka giyilmek ihtimali var,’ dedim. Gerçekten de iki gün evvel Musta­fa Kemal ile beraberdik.

– Ne demektir bu. Din nasıl olur da bir ser­puş meselesi olur? Bir kafanın içi bu darlıkta olursa, o kafaya düşünce özgürlüğü nasıl girer, dedi birisi. Herkes bir şey söylüyordu; isteyen şapka giy­meli, eğer müdahale eden olursa polis onu yasaklamalıydı. Daha sonra subaylar ve memurlar şapka giyerler, birkaç yıl içinde halk buna alı­şır, mesele hallolup giderdi. Vali ve komutanlar:

– Yooo… İşte bu olmaz! diye yerlerinden sıçradılar. Halbuki Mustafa Kemal o gece bu­lunduğu İnebolu’da hem kendisi şapka giymiş, hem kadınları çarşaftan çıkarmıştı. Sabahleyin bu haberi aldık. Aynı vali ve komutanlar:

«Madem ki, Mustafa Kemal yapmıştır, karşı koyanı karşımızda görelim» dediler.

Bu inanışlarında, bağlanışlarında ve cesa­retlerinde samimiydiler. İnanılan bir milli kah­ramanın ne büyük bir kuvvet olduğunu o zaman anlamıştım. İlk rastlayışımda Atatürk’e sordum:

– Niye şapkayı İstanbul veya İzmir gibi uya­nık merkezlerden birinde değil de, İnebolu’da giydiniz?

– İstanbul ve İzmir beni çok görmüştür. Bu taraf halkı hiç görmemişti. Başımda ne ile gö­rürlerse beni öyle kabul edeceklerdi, diye cevap vermişti.

Osmanlı’dan kalan bir kadın meselesi vardır. Kadının hiçbir hak ve hukuku yoktur. Kadın meslek sahibi olamaz. Kadın erkekten ayrıla­maz. Kadın peçesiz dolaşamaz. 1934 yılındayız. Kadın asker havacı vardır. Kadın milletvekilidir. Kadın hekimdir, avukat­tır, yargıçtır, iş kadınıdır, erkek ne ise odur. Her şeyde onunla eşittir. Milli ölçüde Kemalizmin önemi budur. Milletler arası ölçüde ise, eğer bugün bir İran imparatoriçesi şapkalı olarak ko­cası ile beraber dolaşabiliyorsa, bu Mustafa Ke­mal sayesindedir. Bütün Müslüman memleketler­ de aynı hareket alıp yürümüştür.

Fakat bunlar olup biterken reaksiyoner güç­lerin tepkilerini pek abartmamak gerekir. Bu­nunla beraber reaksiyoner güçlerle devrim hare­ketlerinin çatışmalarını da hesaba katmak ge­rekir. İşte bu çatışma bir gecikmeye sebep ol­muştur. Eğer 1946 demokrasisinden sonra siyasi partileri idare eden politikacılar, ki pek çoğu Atatürk devrinin aydınlarıdırlar, cehalet ve tu­tuculuk istismarcılığına kapılmamış olsalardı, Türkiye bugünkünden çok değişmiş olurdu. Eğer bir gün demokrasi rejimi tatile uğrarsa sırf bu yünden uğrar.

«Arabınkini Araba, Aceminkini Aceme geri verirsek, bize uzun kollu bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz.» Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı bir kaç ülkücünün dilimizde denemek istedikleri «Tasfiye» işini Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür. Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.

Türk’ün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türk’ün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir inanç beslerdi. «Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi?» diye soruyor ve sözünü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu:

«Araplarla tanışıncaya dek Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara, şeref, namus, insan, vicdan gibi yüksek duygulara birer acı vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki, her ulusta görüldüğü üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş, bir çok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.»

Atatürk, bir ulusun, dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:

«Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş, yıkanmış.. Kurulanmış.. Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki, silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.. Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan, çırpılan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: «Görenler Allah için söylesin, ben buraya bu kılıkta gelebilir mi idim?»

Ata öyküsüne şunu da katardı:

«Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hâlâ akıl erdiremeyen gafiller vardır».

Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet Gazetesi, 1974, Özel Atatürk Eki

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir