Atatürk’ün Elmalılı Hamdi’ye yazdırdığı tefsir ve meal

Atatürk'ün Elmalılı Hamdi'ye yazdırdığı tefsir ve meal

Atatürk’ün Elmalılı Hamdi’ye yazdırdığı tefsir ve meal

TBMM tutanaklarına bakılırsa 21 Şubat 1925 tarihinin karşısında şöyle bir ifade görülür: “Eskişehir mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin (Tolun) Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi önerisi Meclis’te kabul edildi. Önerge doğrultusunda Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi için Diyanet İşleri bütçesine 20 bin lira tahsisat konuldu. Önerinin asıl sahibi Mustafa Kemal Paşa’dır.

Atatürk saf, temiz ve sade bir din anlayışı istemektedir. İslam dinine sonradan girmiş her türlü safsata, hurafe ve boş inançlara karşı akılcı bir din anlayışını benimsemiştir. Bunun ilk adımını da Kur’an-ı Kerim’in milletin bütün fertleri tarafından okunup anlaşılabilmesini sağlamakla atmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl bile geçmeden 21 Şubat 1925 tarihinde Meclis’teki bütçe müzakereleri sırasında Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsirinin, Hadis-i Şerif tercümelerinin devlet imkánlarıyla yaptırılması için talimat vermiştir.

Bunun üzerine mealin Mehmet Akif Ersoy, tefsirin Elmalılı Hamdi Yazır, hadis tercümelerinin de Kamil Miras tarafından yapılması kararlaştırılmıştır.

Diyanet İşleri adına Ahmed Hamdi Aksekili, tefsirin Mehmed Akif’e yaptırılması için harekete geçti. Fakat Akif her seferinde Aksekili’ye ret cevabı verdi. Akif Arapça ve Türkçeye tam anlamıyla vakıftı. Ayrıca Farsça ve Fransızca da biliyordu. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ısrarıyla ikna olan Akif, Mısır’da tercüme çalışmalarına başladı. Mehmet Akif, Kur’an tercümesini 1928 yılında bitirmesine rağmen Ankara’ya göndermedi. Devamlı düzeltmeler yaptı. Tercüme, içine sinmemişti. Akif, 1931’de Diyanet İşleri ile arasındaki mukaveleyi fesih kararı verdi ve bir yıl sonra da aldığı avansı iade etti.

Bu nedenle tefsiri yazma işi Elmalılı M. Hamdi Yazır’a verildi. Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı 9 ciltlik tefsiri, tam onbir yılda, 1935 yılında tamamlandı. 10 bin takım basıldı, 8 bin takımı kamuoyunun önde gelen isimlerine ve din adamlarına ücretsiz olarak dağıtıldı. İki bin takımı Elmalı Hamdi Yazır’a verildi.

Tefsiri sağlığında tamamlamaya muvaffak olan merhumun eseri Hamdi Efendi’ye haklı bir ün kazandırdı ve halen dünyanın en muteber Türkçe tefsir ve meali olarak kullanılmakta, diğer meal ve tefsirlere de kaynak teşkil etmektedir.

Kamuoyunu meşgul eden “tefsiri aslında kim yazdırdı?” veya “tefsire sansür uygulandı mı?” sorularına cevap olarak orijinal tefsirin ön sözünde ayrıntılı açıklama vardır ve orada kimin emriyle, nasıl, ne sürede, hangi esaslarla tefsir edildiği yazılıdır. Lakin son baskılarda bilinçli olarak bu bölüm kaldırıldığı içindir ki akıllar karışmakta ve Atatürk’e haksız saldırılar yapılmaktadır. Oysa hakikat tamamen şudur;

Atatürk dahil mebuslar Mehmet Akif’in meal ve tefsir yapmasını dilemişlerdi ve fakat Akif kendisine güvenemediğinden bu işi Elmalı’ya devretti. Elmalılı Hamdi derin bilgisine rağmen çok titiz davrandı ve tam onbir senede tamamladı.

Tefsir hazırlamada maksat dine getirilen yorumları diyanet adı ve başkanlığında toplamak, dini duru ve Kur’ani çerçeveye geri döndürmek, hurafe ve örfleri dinden temizlemek ve Kur’an’ın anlaşılmasını sağlamaktı. Bu yapılırken de halkta egemen olan mezhep ve itikatler esas ve baz alındı.

Bütçeden ayrılan paraya ilaveten Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi maaşından ödediği masraflar yanısıra, hadislerin tercümesi, askerlere ve okullara dağıtılan sadeleştirilmiş din kitaplarını da hep bu çerçevede düşünmek lazım gelir. Ahmet Naim ve Kamil Miras tarafından hazırlanan “Sahih-i Buhari Muktasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” 12 ciltlik hadis tercümesi de 1928 yılında yayımlandı.

3 Şubat 1928’de camilerde hutbelerin Türkçe okunması karara bağlandı. Mason localarının kapatılması da 14 Ekim 1935’de Atatürk’ün emriyle gerçekleşti.

“Türkiye’de Cumhuriyet’in ilânından sonra kısa bir süre içinde birkaç tercüme neşredildi. Bunların çoğu Arapça’ya vâkıf olmayan ve yeterli derecede dinî bilgisi bulunmayan kişilerce yapılmıştı (Elmalılı, I, 8); mütercimler arasında hıristiyan olanlar da vardı. Bu durumdan rahatsızlık duyulması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin isteğiyle Diyanet İşleri Reisliği, ulemâ nezdinde tasvip görecek ve halk arasında itibar kazanacak bir tercümenin hazırlanmasını kararlaştırdı (Türkiye Maarif Tarihi, V, 1927-1931). Tercüme görevi Mehmed Âkif’e (Ersoy) verildi. Mehmed Âkif, hazırladığı tercümeyi ibadetlerde Kur’an’ın aslı yerine okutulacağı endişesiyle teslim etmedi (Ersoy, Eşref Edib’in girişi, s. XXXI-XXXII; Kâmil Miras, II/38 [1949], s. 196).

Bunun üzerine tercüme işi, daha önce Kur’an tefsiri yazmakla görevlendirilen Elmalılı Muhammed Hamdi’ye verildi (a.g.e., II/38 [1949], s. 195). Onun tamamladığı çalışma Hak Dini Kur’an Dili adıyla bastırıldı.

Bunun dışında yapılan tercümelerden bazıları şunlardır: İzmirli İsmail Hakkı, Meânî-yi Kur’ân; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu: Kur’ân-ı Kerîm Tercüme ve Tefsiri; Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakîm Ve Meâl-i Kerîm; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri. Ayrıca Hüseyin Kâzım Kadri, Zeki Mugāmiz, Süleyman Tevfik, Cemil Said, Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Osman Nebioğlu, Murat Sertoğlu, Besim Atalay, Sadi Irmak ve Abdülbaki Gölpınarlı’ya ait tercümelerle bazı gazetelerin okuyucularına verdiği çevirileri de zikretmek mümkündür. A. Adnan Sütmen, Muharrem Zeki Korgunal, Rıza Çiloğlu gibi bazı kişiler Kur’an’ı manzum olarak tercüme etmeye çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır (Diğer bazı Türkçe Kur’an tercüme ve tefsirleri için bk. Hamîdullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, s. 195-212). (Hidayet Aydar, Kur’an Md., DİA, XXVI, 406-407)” (Sorularla İslamiyet.com)

Atatürk, Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesinin (mealin) şu gerekçeyle yapıldığını anlatıyor:

“Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.” Ayrıca bu gerekçeyle hutbelerin de Türkçeleşmesini sağlamıştır. Ona göre hutbe demek, nasa hitap etmek, yani söz söylemek demektir.

“Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik, doğruluk ve bir aydınlanma kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerden yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması, sanat ve ilim gerçeklerine uygun olması gerekmektedir. Değerli hatiplerin siyasi ve toplumsal olayları ve medeni durumları ve gelişmeleri her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgiler verilmiş olur. Bundan dolayı, hutbeler tamamen Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır” sözleri, onun bu düşüncesini yansıtmaktadır.

“… Milli terbiye ile geliştirmek ve yükseltilmek istenen genç beyinleri, bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali fazlalıklarla doldurmaktan dikkatle sakınmak lazımdır. Hoca Efendi bu fikrini açıklamak için (Kur’an-ı Kerim’den) “Vettini vezzeytuni, ilah” ayetini kendince yorumladılar. İncir ve zeytin çekirdeğinden ilke çıkardılar. Birindeki çokluğa, diğerindeki birliğe işaret ettiler. Ayetin anlamı bu mudur, değil midir bir şey diyemeyeceğim. Yalnız bu seyahatim sırasında, raslantı sonucu, bu ayetin anlamını diğer bir hoca efendiden sormuştum. Bunun için yarım saat kadar irdelemeye ihtiyacı olduğunu söyledi. Ömrünü medreselerde din biliminin öğrenimi ve öğretimiyle geçiren bir kişi, bir kitabın, (Kur’an-ı Kerim) bir satırını Türkçe ifade edebilmek için böyle bir ihtiyaç belirtirse, milletin bireyleri ne desin? Onun için efendiler, genç kuşağın beynini yormadan, onun her şeyi kabule ve sindirmeye yetenekli kıvrımları, hakikat izleriyle süslenmelidir. (Samsun öğretmenleriyle konuşmasından, 22 Eylül 1924)”

“Kur’an-ı Arapça okuyamazlar. Oysa şimdiye kadar (halkın kavrayabileceği düzeyde) Kur’an-ı Kerim Türkçeye çevrilmemiştir. Bunun başlıca nedeni, dünyadaki bütün Müslümanların başına geçerek bu ana kadar bu dini inananlarının büyük bir görkemle itibar kazanmasına hizmet etmiş olan Türklerin, İslam dinine duydukları özel yakınlıklarından dolayı Türkçeye çevrilmesinde olabilecek hatalardan korkmalarıdır. Oysa zamanımızda bu gibi görüşlere tahammül yoktur. Çünkü dünyada hatadan tamamen yoksun bir şey yapılamayacağı bilimsel bir gerçektir. Böyle olası bir hata endişesinden dolayı, Kur’an’ı anlamadığı bu Arap diliyle tamamen ezberleyecek düzeyde dinine aşık olan Türk Milletinin, kutsal kitabın bu yüce anlamını istediği gibi anlayabilmekten yoksun bırakmak doğru değildir.”

Atatürk’ün Kurân’ı Türkçeye Çevirtmesi İşinin Başlatılması ve Sonucu:

Atatürk, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi düşüncesini ilk kez 14 Ağustos 1923’te devletin eğitim politikasını belirleyecek heyete anlatmıştır. Heyette çeşitli görüşler ortaya atanlar olmuştur. Kur’ân’ın Türkçeye çevirisi konusu, 21 Şubat 1925 tarihinde TBMM’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi görüşülürken, hatalı ve eksik Kur’ân tefsirlerinin yapıldığı gerekçesi öne sürülerek gündeme gelmiştir.

Kur’an’ın o güne kadar pek çok tefsiri yapılmış, ancak, bu tefsirlerin istenilen düzeyde olmadığı tartışmaları yapılmıştır. Oysa, Kur’ân söz konusu olduğunda, Müslüman Türk milleti kadar titiz davranan ve saygılı olan bir başka ulus olmamıştır ve bu yüce Millet, Kur’ân’ı yüreğinde duymaktan ve başının üstünde tutmaktan son derece mutlu olmaktadır. Bu alandaki eksikliğin giderilmesini isteyen ve Türk ulusunun okuduğu Kur’ân’ı anlayarak okumasına dikkat çeken Atatürk, ‘bütçeden büyük bir pay ayırarak’ Diyanet İşleri Başkanlığı’nın öncülüğünde ve denetiminde Türkçeye çevrilmesi işini tüm eleştirilere rağmen başlatmıştır. Atatürk, Kur’ân’ın Türkçeye çevrilmesine yönelik emrini şöyle bildiriyor:

“Kur’an’ın tercüme edilmesini emrettim… İlk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekrarlanmakta bulunan bir şey mevcut olduğunu ve din işleriyle ilgili kimselerin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını bilsin.” (Atatürk ve İnkılap, 30 Kasım 1929) (Kaynak: Prof.Dr. Osman ZÜMRÜT, “Atatürk’ün Kur’ân’a Bakışı” isimli makaleden)

Atatürk’ün Elmalı’ya yazdırdığı tefsir olup günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir.

Atatürk Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırıldığı, çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan inkılaplara yönelik itirazların arttığı bir dönemde İslamiyet’in temel kaynağı olan Kur’an’ın yeniden yorumlanmasını istedi. Atatürk yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koydu. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır arasında imzalanan protokole kondu.

Atatürk, Diyanet’e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde duruyordu. Yeni tefsir ‘Ehli Sünnet’ itikadına ve ‘Hanefi’ mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktı. Diğer bir isteği de ‘ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin genişçe izah edilmesi’ idi. Atatürk, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.

Diyanet’le Hamdi Yazır arasında imzalanan protokol maddeleri

1- Ayetler arasında münasebetler gösterilecek.
2- Ayetlerin nüzül (iniş) sebepleri kaydedilecek.
3- Kıraat-i Aşere’yi (10 okuma tarzını) geçmemek üzere kıraatler hakkında bilgi verilecek.
4- Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin dil izahı yapılacak.
5- İtikadda ehli sünnet ve amelde Hanefi mezhebine bağlı kalınmak üzere ayetlerin ihtiva ettiği dini, şer’i, hukuki, ictimai ve ahlaki hükümler açıklanacak.
6- Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgiler verilecek.Özellikle tevhid konusunu ihtiva eden ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe izah edilecek.
7- Konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi bulunan İslam Tarihi olayları anlatılacak.
8- Batılı müelliflerin yanlış yaptıkları noktalarda okuyucunun dikkatini çeken noktalar konularak gerekli açıklamalar yapılacak.

Orijinal tefsirin önsözünden;

“… Buna karşı TBMM tarafından, Diyanet İşleri Başkanlığına bir vazife yüklenmişti. Bunun üzerine bir teveccüh eseri olarak benden bir tefsir ve tercüme yazmam istendi. Ben başlangıçta özür diledim. Çünkü Kur’an’ı Kerim’in hiçbir dile gerçek anlamda tercüme edilmesinin mümkün olmadığını bilmeyen kimselerden değilim. Fakat durumun gösterdiği lüzumdan dolayı mümkün olduğu kadar bir tefsir yazmaya çalışmam ve bunun bir özeti olarak bir meali arasına sıkıştırmam için ısrar edildi. Bunu reddetmek bana yakışmazdı. Bilakis “Onu insanlara açıklayacaksınız “ (Al-i İmran 3/187) ayetinin anlamı gereği bu bir vazife idi. Kalemim kırılmış, mürekkebim tükenmiş iken Allah’In yardımına sığınarak rahmete ve günahlarımın affına vesile olmasını ümit ederek tefsire başladım. Sonra mefhum tarzında bir meal yazmaya başladım. Yüce Allah, kısa zamanda rızasına uygun olarak hayırlısı ile sona erdirmeyi ve katında beğenilmeyi nasib eylesin. Amin.”

“Tefsir yazmam için düzenlenen anlaşma metninde verilen program şu idi;

Yazılış şekli; Önce ayet-i Kerimeler yazılarak altına meal-i şerifi ve bundan sonra tefsir ve açıklama yazılacaktır. Tefsir ve açıklama kısmında aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulacaktır.

1. Ayet-i Kerimeler arasındaki ilişkiler.
2. Ayetlerin iniş sebepleri
3. Kıraat ki aşereyi (on kıraatı) geçmemesi gerekir.
4. gereğine göre kelimeler ve terkiplerin dil açısından açıklamalarını yapmak
5. İnanç açısından Ehl-i Sünnet mezhebine ve amel bakımından Hanefi mezhebine riayet edilerek ayetlerin ihtiva ettiği dini, şer’i, hukuki, sosyal ve ahlaki hükümleri, işaret ettiği veya ilgili bulunduğu hikmet ve ilme ait konuları açıklamak. Özellikle tevhid, ahireti hatırlatma ve öğütlerle ilgili ayetlerin mümkün olduğu kadar uzanca açıklanması, aralarında ilişki bulunan İslam tarihi olaylarına işaret edilmesi.
6. Avrupalı müelliflerce yanlış veya maksatlı olarak bozmaya yönelik bazı şeylerin araya sokuşturulduğu görülebilen yerlerde uyarıyı içeren bir not konulması.
7. Baş tarafa önemli bir önsöz yazmak suretiyle Kur’an gerçeklerinin ve Kur’an’la ilgili önemli meselelerin açıklanması.

İşte ben bu esaslar üzerine yürümeye çalıştım. ” (Elmalılı Hamdi YAZIR)

Netice olarak;

Kur’an’ın Türk insanına anlaşılır vaziyette sunulması, İslam’ın yaban otlarından temizlenmesi, tekke ve zaviyelerin verdiği hasarın giderilmesi, Arap milliyetçiliğinin ve İsrailiyatın engellenmesi, maneviyatı yüksek Türk insanının bu meziyetini anladığı ayetlerle daha da yüceltebilmesi, yobaz tayfasının kandırmalarının engellenmesi, dinciliğin önünün kesilmesi maksatlarıyla dinde yapılan bir dizi reformlarda asla Kur’an özüne dokunulmamış, tefsiri kaleme alanlara asla baskı yapılmamış, aksine parantez içi açıklamalar veya örneklerle konunun anlaşılması ama öze dokunulmaması emredilmiştir.

Meclisin verdiği görevin arkasında Mustafa Kemal vardır, Diyanet Başkanlığını kurduran, tefsir ve meali, Buhari hadis tercümelerini yaptıran, okullara ve kışlalara din bilgisi kitaplarını Türkçe olarak hazırlatıp gönderen yine O’dur. Hilafetin kalkması, laikliğin anayasaya girmesi, vicdan hürriyetinin tesisi, hurafe ve örflerin dinden temizlenmesi ve dinin hak ettiği Kur’ani İslam’a geri gelebilmesi bu sayededir.

Keza camilerin onarım ve bakımı, bütçeden din işlerine para ayrılması, maksatlı ve kasıtlı dini müdahalelerin dinden ayrıştırılması da. Öte yandan Atatürk’ün kurumsal bu müdahale ve devrimlere ilaveten kendisince, masrafını kendisi karşılayarak yaptığı daha pek çok dini amel vardır ki Japonya’da inşa edilen cami bunun en net örneğidir.

Mektuplarına Allah adıyla ve inşallah ile başlayan, Allah rızasını ve yardımını dileyen, konuşmalarında “Kur’an ile hatırlatmak isterim ki” diye söze başlayan, TBMM’ni cuma namazından sonra dualarla açan, cami ve ezanları hürriyetine kavuşturan, ırza tecavüzleri, zulümleri engelleyen, vatan ve din uğruna canını ortaya koyan, mason localarını kapatan bir dünya liderini sanki dine karşı gibi gösterenler evvela kendi Müslümanlıklarını sorgulamalıdır.

Bu cihetle Osmanlı tarihi dahil, Türklerin İslam’a girdikten sonraki dönemine ait en büyük katkı ve yardımın sahibi Yüce Atatürk’e minnet duymak, vefa göstermek her Müslümana borçtur. Aksine davrananlar ise evvela tarafsız ve ön yargısız olarak Atatürk’ün dine hizmetlerini okumalı ve anlamalıdır.

Dahası Atatürk meal ve tefsir çalışmalarının her safhasıyla bizzat ilgilenmiştir. Bunu sansür olarak kıymetlendirenler şunu bilmelidir ki Elmalılı Hamdi Yazır böyle bir muameleye maruz kalsaydı derhal ve elbette o işi bırakır en azından bunu dile getirirdi.

Türk toplumuna spordan sanata her alanda öncülük etmiş, aydınlanma hareketinin tek fikir babası durumundaki Atatürk’ü, dinden soyutlamak ve iman ile kazanılan savaşların şahidi durumundaki Atatürk’ü din işlerinde geri plana atmak olacak iş değildir. Zamanında kimsenin cesaret dahi edemeyeceği bu Türkçeleştirme ve anlaşılır hale getirme emrini bu yüzden veren Atatürk’tür. O esnada Cumhurbaşkanı olması nedeniyle mecliste olmaması ve teklifi verenlerin mebuslar olması, dolayısıyla ödeneğin bütçeden karşılanıyor olması Mustafa Kemal Atatürk’ü devre dışı bırakmaya asla yetmez, yetmeyecektir. Çünkü O, milletin babasıdır ve lideridir. her aydınlanma hareketinin arkasında olduğu gibi dini uyanışın arkasında da O vardır.

Nihayet birilerince sonradan çıkarılan uydurma mektuplarla veya mevcut yazışmaları farklı yorumlayarak Elmalılı Hamdi Yazır gibi ulvi ve mümin bir şahsı dinsizlik aleti ve vesilesi olarak göstermeye çalışmak imana ve dine asla sığmaz. Çünkü Elmalılı, Cumhuriyetin tüm devrimlerine tamamen ikna olmasa da ihtiyacı görmüş ve elini taşın altına sokmuştur, keza tefsir konusunda her türlü baskıyı reddedecek kadar inançlı birisidir.

Bunu anlamamak ve karşı durmak tarihi saptırmaktan öte millete mesnetsiz düşmanlık etmektir.

Ayrıca bakınız; Atatürk’ün İslam dinine hizmetleri, Sinan meydan

ATATÜRK, KURAN’I KERIM’IN TÜRKCE TEFSIRI ILE BIZZAT ILGILENMISTIR (Video)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir