Nurettin Paşa’nın adaylığı ve Yayımladığı Yaşamöyküsü Kitapçığı

Nurettin Paşa’nın adaylığı ve Yayımladığı Yaşamöyküsü Kitapçığı

Büyük nutuk

Nurettin Paşa’nın Bağımsız Olarak Milletvekili Seçilmeye Girişmesi ve Yayımladığı Yaşamöyküsü Kitapçığı

Gerçekten, kimi seçim bölgelerinde kendi başlarına (seçilmek) isteyenler başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmaya girişmişti, seçilemedi. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra, bir ara seçiminde, Bursa’da gerçekleştirdi.

Paşa’nın, kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilmek için, her zaman olduğu gibi kendi yöntemine göre, gerekli propagandayı yaptırmaktan da geri kalmadığı anlaşılmıştı. Bu yoldaki girişim ve yayınlardan herkesin dikkatini çeken, özellikle Nurettin Paşa’nın yaşamöyküsü kitapçığıdır.

Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923’te Âbit Süreyya Bey adında bir kişiye A. S. simgesiyle, bir yaşamöyküsü yayımlattı.

Âbit Süreyya Bey, Abdülhamit’in başyazmanlarından rahmetli Süreyya Paşa’nın oğludur. Meşrutiyetten önce Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte padişahın onursal yaveri idi. Birinci Dünya Savaşında İzmir’de, Kurtuluş Savaşının sonunda da Nurettin Paşa karargâhının bulunduğu İzmit’te ordu üstenciliği (mütahhitliği) yaptı. Nurettin Paşa’nın yaşamöyküsü kitapçığını yazan, Âbit Süreyya Bey değildir. Kitapçık, yazılı olarak kendisine verilmiş ve Nurettin Paşa ondan adının ilk harflerini kitapçığa koyarak ortağı bulunduğu “Osmanlı Basımevi (Matbaa-i Osmaniye)”nde bastırmasını rica etmiştir.

Bu kitapçığın kabında şu yazılar okunur:

“İzmir Fatihi, Karahisar ve Dumlupınar Savaşlarında Düşmanı Yenen Gazi Nurettin Paşa Hazretlerinin Yaşamöyküsü”.

Baylar, on dokuz sayfa tutan bu yaşamöyküsü kitapçığını kaç kişinin okuduğunu bilmiyorum. Ben bu kitapçığı ülkedeki bütün aydınların okumasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız bu kitapçığı okuyanların, ya da okuyacak olanların kitapçıkta değinilen olaylar ve işler üzerinde, başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, yazılanlarla gerçekleri karşılaştırmaları ve böylece yargıya varmaları gereklidir.

Bu kitapçığın niteliği ve ortaya koyduğu anlayış üzerinde bir yargıya varmak için, kimi noktalarını birlikte inceleyelim:

Kitapçığın kabındaki yazılardan sonra, yazının başlığında şu sözler vardır:

“Kûtülamare’yi Kuşatan, Bağdat’ı Savunan; Yemen, Selmanpâk, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşlarında Düşmanı Yenen ve İzmir Fatihi.”

Nurettin Paşa’nın kendi kendine takındığı “kuşatan”,”yenen”, “kurtaran” sanları üzerinde düşünceleri sonraya bırakarak, kitapçığın içindekilere geçelim:

Paşa, “Konyar” adındaki Türk boyundan olan rahmetli Mareşal İbrahim Paşa’nın oğlu, Peygamber Hazretlerinin soyundan Ayan üyesi ve eski nazırlardan en yaşlısı (Şeyhülvükelâ) Bursalı rahmetli Rıza Efendi’nin torunlarından imiş… Bu bilgiye ve anlatış biçimine göre, Mehmet Nurettin Paşa hem Türk, hem de Arap’tır. Babasıyla ve büyükbabalarıyla da övünmektedir. Burada babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius’a, babası ve anası Türk olan Attila’nın; “Ben de, büyük ve soylu bir ulusun çocuğuyum.” dediğini anımsatmadan geçemeyeceğim.

“Okul öğreniminden başka, özel öğrenimler de görmüş olan Nurettin Paşa 1893’de Harp Okulunu bitirerek Birinci Ordu (Hassa Ordusu) Karargâhına kurmay görevlisi olarak atan”mış…

Nurettin Paşa kurmaylık öğrenimi görmemiş ve o sınıfa girmemiştir. Bundan dolayı, ordu karargâhında kurmaylık görevine atanamaz. Olsa olsa, bir birliğe gönderilmeyip ordu karargahında yardımcılık görevi ile, ya da buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir. Elbette genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Birliklerden birine atanmak, orada askerliğin sıkı düzenine ve güçlüklerine alışmak gerektir.

Nurettin Paşa: “1897’de Yunan savaşına gönüllü olarak katılmış ve Başkomutanlığa atanan Gazi Osman Paşa’nın emir subaylığına, İstanbul’a dönüşünde de padişahın yaverliğine ve konukçuluk görevlerine…” atanmış. Bilindiği üzere Gazi Osman Paşa, İstanbul’dan Selanik’e dek gitmiş ve savaş alanına gitmeden Selanik’ten geri dönmüştür. Savaşa girmemiş bir komutanın emir subaylığına, ondan sonra da Sultan Hamit’in yaverliğine ve birtakım konukçuluk görevlerine atanmış olmak, bilmem ki ne denli anılmaya ve övünmeye değer görülebilir?

Nurettin Paşa: “Sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selanik’te Üçüncü Ordu Karargâhı Özel Şube Müdürlüğüne atan”mış… Nurettin Paşa’nın hangi sıra ile albaylığa dek yükselmiş olduğu, Meşrutiyet kurulduktan sonra yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selanik’te Üçüncü Ordu Karargâhı Özel Şube Müdürlüğüne atanmasını anlamak güçtür. Çünkü, karargahında benim de görevli bulunduğum o orduda, denildiği gibi özel bir şube yoktu. Anlaşılan, ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle ilgili bir şube kurmuş olacak…

Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan: “Babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve esenli olarak yürütülmesine çalışmışlar ve önderlik etmişler…”

Yaşamöyküsü kitapçığında, Nurettin Paşa’yı Sultan Hamit’in iki kez tutuklatıp sorguya çektirdiği; birincisinde sürgüne gönderilmesine, ikincisinde askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği; ama babasının araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu öyküsünden sonra: “İstanbul’dan bir yolunu bulup yine Rumeli’ye geçerek, 1908 Meşrutiyet devriminin hazırlanması ve yapılması için başka arkadaşlarıyla birlikte çalışmıştır.” sözleri yazılı bulunmaktadır.

Nurettin Paşa’nın uğradığı kıyımı kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, özgür düşüncelerinden ötürü Nurettin Bey’e kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve onu, babasının sevecenlik ve okşamasına bırakırmış…

Nurettin Paşa İle Babasının Meşrutiyet Devrimine Katılışları İle İlgili Anılarım

Mareşal İbrahim Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey’in de babasının emir subaylığı ve bunların Meşrutiyet devrimine ne denli ve ne ölçüde katıldıkları üzerinde birazcık bilgi vermek isterim. Bunun için, geçmiş günlerle ilgili kısa bir anımı anlatmama izninizi rica edeceğim.

Baylar, çeşitli nedenlerle elbette şunları duymuşsunuzdur: Ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamit’in (buyruğu) ile Suriye’ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya’ya gönderildim. Ordu merkezi Manastır idi. Ordu karargâhı orada bulunuyordu. Selanik’te başkaca “Üçüncü Ordu Mareşallığı” adında bir komuta makamı vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik’te otururdu.

Orada “Mareşal Kurmaylığı (Maiyeti Müşiri Erkânıharbiyesi)” diye bir kurmaylık da vardı. Ben 1908 yılında, kolağası olarak bu karargahta görevli idim. Ulusu özgürlüğe kavuşturmak için çalışan gizli dernekle pek yakından ilişkim vardı. Yanyalı Esat Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı idi.

Süleyman Paşa oğlu Ali Rıza Paşa, kurmay başkanımızdı. O zaman binbaşı olan rahmetli Cemal Paşa ve Binbaşı Fethi Bey (şimdi Paris Elçisi) ve ben Mareşal kurmaylığının kurmayları idik.

Her üçümüz, derneğin üyesi bulunuyorduk. Derneğin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.

O günlerde, Üçüncü Ordu bölgesinde bulunan Serez’deki tümenin ve Serez Bölgesinin komutanı, mareşal aşamasında bir kişi idi. Bu kişiye, Sultan Hamit pek çok güveniyor ve inanıyordu. Bu kişi, mareşal olmasına ve Esat Paşa’dan daha üstün bir aşamada bulunmasına karşın, İstanbul ile Makedonya arasında bir güvenlik bölgesi kurmak amacıyla, Serez’den uzaklaştırılmazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) da, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyetin kuruluşundan önceki günlerde, Mareşal İbrahim Paşa’nın bölgesinde bir binbaşı, zorbalık yönetimini (istibdat idaresini) yerici bir konuşma yapmış. Bir çaşıt bunu jurnal etmiş. Yerinde soruşturma yapmak için, o zaman Selanik’te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nâzım Bey İstanbul’ca görevlendirildi.

Dernek, Nâzım Bey’in bu görevi yapmasını önlemek için, onu vurdurdu. Yaralanan Nâzım Bey İstanbul’a götürüldü. Olayı soruşturmaya, İstanbul’dan değil, ancak orduca görevlendirilecek bir kişinin gidebileceği, ilgililere anlatıldı. Ben görevlendirildim. Elbette görevim zorbalık yönetimini yermiş olan binbaşıyı kurtarmaktı.

Önce Serez’e gittim. Mareşal İbrahim Paşa’yı ziyaret ettim. Paşayla görüşürken anladım ki, kendisinin büyük bir kaygısı vardır. İbrahim Paşa, kendi bölgesi içinde Sultan Hamit’e ve zorbalık yönetimine karşıcıl hiçbir kişi bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda, Padişaha güvence vermişti. Buna karşın, söz konusu binbaşı için verilen jurnal, Sultan Hamit’in Mareşal İbrahim Paşa’ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalda yazılanların doğru çıkması, İbrahim Paşa’nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu. Ben hemen, Paşa’nın kaygısını anladım ve dedim ki: “Paşa Hazretleri, sizin bölgenizde Padişah Hazretleri için kötü duygu besleyen bir kişinin bulunabileceği umulmaz. Verilmiş olan jurnalda yazılanların, yerinde soruşturulması, yüksek kişiliğinizce kurulmuş olan düzenbağını ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolaylıkla ortaya çıkaracaktır. İsterseniz, yapacağım soruşturma raporunun bir örneğini yüksek kişiliğinize de göndereyim.”

Bu sözlerim İbrahim Paşa’nın sıkıntısını dağıttı. Beni beğendi. Oğlu Nurettin Bey’i çağırtıp beni ağırlamalarını ve olayın geçtiği yere gidebilmem için kolaylık gösterilmesini buyurdu.

Soruşturmamın sonucu, binbaşıyı kurtardı; jurnal vereni, “karaçalıcılık” cezasına çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, bölgesinde karşıcıl bir kişinin bulunamayacağını tanıtlayarak, padişahın kendisine olan inan ve güvenini pekiştirdi.

Mareşal İbrahim Paşa’nın böylece kendisine karşı beslenen güveni pekiştirmesi, çok geçmeden, bütün Makedonya’yı zorbalık yönetimine karşıcıl olanlardan temizlemekle görevlendirilmesine yol açtı. Bu noktayı biraz açıklayayım. Dernek, bütün Makedonya’da örgütünü genişletti ve çalışmalarını artırdı. Artık hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.

Selanik’te, Ordu Mareşalliğinde bulunan Esat Paşa’ya güven kalmadı. Kurmay Başkanımız olan Ali Rıza Paşa’ya karşı kuşkuya düşüldü. Sultan Hamit bunları sorguya çekmek üzere birer birer İstanbul’a çağırttı. Ordu Mareşalliğine, her bakımdan inanılan ve güvenilen Mareşal İbrahim Paşa atandı ve gönderildi.

İbrahim Paşa’nın Selanik’e gelmekte olduğu duyulunca, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz diye sudan bir nedenle merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey de daha önce Jandarma Okulu Komutanlığına geçmişti. Selanik’te Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı yerine yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana, Üçüncü Ordu Komutanlığını ben teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.

İbrahim Paşa, oğlu Nurettin Bey ile birlikte trenle geç vakit Selanik’e geldi. Doğru Komutanlık katına geldi. Orada kendisine durum üzerine bilgi verdim. Gece olmasına karşın, Ordu Karargâhında görevli bütün başkanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı kişiye, kendisinin ne denli sert olduğunu, insanı yok edebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım davranışlarda bulunarak; hiç de yeri olmayan sözler söyleyerek; ara sıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, daha başlangıçta korkutma siyasası uygulamaya başladı.

Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden, bir süvari,bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa’nın beni istediğini söyledi. Komutanlığa geldiğim zaman anladım ki, yeni komutan benim görevimde kalabileceğimi buyurmuş…

Şimdi baylar, gelelim ayaklanma ve devrim evresine…

İbrahim Paşa’nın korkutma siyasası, gizli derneğin gözdağı verici tepkisiyle karşılandı. Paşa öfke ve sertlikten vazgeçmek zorunluğunu duydu. Kimi arkadaşlar ve bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) aracılığıyla gizli derneğin gücü ve girişimindeki sıkı tutum İbrahim Paşa’nın oğluna anlatıldı. Babasının derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmaması söylendi ve Paşa’dan güvence istendi. Örneğin; “Komutan Paşa, gizli derneğe karşı aykırı bir davranışta bulunmayacağını anlatmak üzere, cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci sırada namaza duracaktır…” gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey, bu gibi bildirimleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Ama önemli işlerde görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, daha çok, derneğin üyesi ve güvenilir adamı, Komutanlık Makamı Emir Subayı Yüzbaşı Kâzım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmen) idi.

İbrahim Paşa, derneğin isteklerine uymak zorunda bırakıldı. Ama derneğin örgütlerinden, girişimlerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden kendisine hiçbir zaman bilgi verilmemiştir.

Özgürlük ve Meşrutiyet devriminin ne zaman yapılacağını da, ne İbrahim Paşa ne de oğlu Nurettin Bey, daha önceden hiç duymamışlardır bile. Meşrutiyetin kuruluşu ile ilgili sorunun tümüyle içinde bulunduğum, bütün ayrıntıları ve evreleriyle yakından ilişkili olduğum için, bu konudaki anılarım, olduğu gibi aklımdadır.

Özgürlük ve Meşrutiyet devrimi ile ilgili gösterilerinde ivedi davrandığı sanılan Üsküp’teki düzenlemeleri Selanik’te ve başka yerlerde yapılacak düzenlemelerle ayarlamak üzere Üsküp’e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde eylemli gösteriler başladıktan sonra Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: “Beni ordu komutanlığında bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacaksam, bir saldırıya uğramadan ve onurum kırılmadan hemen İstanbul’a gideyim.” Üstelik Paşa, masası üstünde duran yazı hokkasını eline alarak, olduğu gibi aklımda kalan şu sözü de ekledi: “Burada benim, yalnız bir hokkam var; onu alır, giderim.”

Gerekenlerle görüştükten sonra, istediği bilgiyi verebileceğimi, söyledim. Dernek adına yetkili olan öteki arkadaşlarla, İbrahim Paşa’nın komutanlığı işini görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalması ile ilgili dernek kararını ben kendisine bildirdim.

Ama bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen, bulunduğu yerden, İbrahim Paşa’ya çok onur kırıcı bir tel çekmiş. İbrahim Paşa hemen beni çağırttı ve teli uzatarak dedi ki: “Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu onur kırıcı iş nedir?”

Komutan Paşa’ya, dernekçe kendisi için aldığımız kararı bütün örgütümüze duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi teller çektirmelerini önlemenin bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyleyerek, kendisini yatıştırmaya çalıştım.

Ama, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, derneğin Manastır’daki Merkez Kurulunca Manastır’a çağrılmış. Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa’dan izin almaksızın Manastır’a gitmiş. Bundan üzüntü duyan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa’ya paylarcasına bir yazı yazmış.

Bunun üzerine, Muhlis Paşa’yı çağıran Merkez Kurulu,İbrahim Paşa’ya uzun bir tel çekmiş. Bu kez de, Mareşal Paşa beni çağırarak teli gösterdi ve: “Ya bu ne?” dedi.

Teli, başından sonuna dek okudum. Bu telde Konyar boyundan gelen Mareşal İbrahim Paşa’nın bütün yaşayışı, geçmişi, niteliği anlatıldıktan sonra, ağır ve çok onur kırıcı sözlerle zorbalık çağının, Sultan Hamit kulluğunun pek az rastlanılır bir örneği olan İbrahim Paşa’nın özgürlük için çalışan bir çevrede, özgürlük için çalışanlara komutanlık etmeye yeltenmesine şaşıldığı belirtilerek, hemen komutanlıktan çekilmesi bildiriliyor ve isteniyordu.

Baylar, bundan sonra gerçekten İbrahim Paşa Selanik’te duramadı. Dediği gibi, hokkasını alıp gitti.

Bunları öğrendikten sonra, Nurettin Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet devriminin yapılmasına ve ayaklanmanın ılımlı ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda çalışıp önderlik eylemiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, “ayaklanmanın ılımlı olarak yürütülmesinde” bile etkin olamamışlardır. En büyük ılımsızlık onların kendilerine karşı yapılmış olan davranışlarda görülmüştür.

Yaşamöyküsü Kitapçığına Göre, Nurettin Paşa’nın Meşrutiyet Kuruluşundan Sonra Yaptığı İşler

Yaşam öyküsü kitapçığının dördüncü sayfasında Nurettin Paşa’nın, Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusuna katılarak yurt görevini yaptığından söz edilmektedir. 31 Mart olayı üzerine Rumeli’den İstanbul’a gönderilen kuvvetlerin komutanı rahmetli Hüsnü Paşa idi. Ben, bu kuvvetlerin kurmay başkanı idim. Bu kuvvetlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusunun İstanbul’a dek gidişini düzenleyen ve yöneten ben idim. Nurettin Bey’in bu kuvvetlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığı zaman, Yeşilköy’e ya da Bakırköy’e gelmiş olabilir.

Nurettin Paşa: “Yemen ilinin kurtarılması ve ayaklananların cezalandırılması için yapılan savaşlarda bir takım tümenlere ya da birliklere komuta etmiş…”

Her tümen komutanı, her savaşta bu durumda bulunur. Sonra: “San’a’nın kurtarılmasından sonra orada yığınak yapmış olan kuvvetlere komuta etmiş…”

Baylar, asker olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı ya da mevki komutanlığı, bir ordugâh komutanlığı kurulur… Nurettin Paşa’nın San’a’daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?

Nurettin Paşa: “İmam Yahya ile uzlaşma yapılmasında Ahmet İzzet Paşa’ya yardım etmiş…”

Ahmet İzzet Paşa’ya sormadım; ama, İzzet Paşa ile birlikte bulunup çalışmalarına yakından katılan yetkili kişilerin söylediklerine göre, İmam Yahya ile uzlaşma görüşmelerinde, Nurettin Paşa hiçbir bakımdan ilgilendirilmemiştir.

Nurettin Paşa: “Balkan savaşlarına katılmak isteği ile Yemen’i kuzeyden güneye dek geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargâhına varmış ve açık tümen komutanlığı bulunmamasından ötürü kendi dileğiyle, gönüllü olarak Dokuzuncu Alayın Komutasını üzerine almış…”

Nurettin Paşa’nın Yemen’den İstanbul’a gelmek için geçtiği yol, Yemen’den İstanbul’a gelen bütün askerlerin ve sivillerin, kısacası herkesin geçtiği yoldu. Yol, o idi. Nitekim, o günlerde biz de Afrika’da bulunuyorduk. İstanbul’a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya, Mısır’a dek deve ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz ile Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste’den Bükreş’e dek Avrupa’yı ve ondan sonra da Karadeniz’i geçerek aynı karargâha ulaşmıştık. Yol, bu idi.

Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz açmıyor. Nurettin Paşa, albaylıktan binbaşılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görevlendirilmek üzere yarbaylığa yükseltilmişti. Bu yükseltilmenin gereği olarak yarbaylıkla Yemen’de iki yıl kalması zorunlu iken, zamanından önce İstanbul’a gelerek, sözü geçen görevden kurtulma yolunu bulmuştur.

Yaşamöyküsü kitapçığının altıncı ve yedinci sayfalarında Nurettin Paşa’nın Irak Komutanlığından söz ediliyor; yerli araçları kullanarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanın umduğunun ve beklediğinin tam tersine, yenilgiden yengi çıkarmak gibi olağanüstü bir iş gösterdiği belirtiliyor.

Irak Savaşlarında Nurettin Paşa

Baylar, Irak savaşlarının Nurettin Paşa zamanındaki gerçek durumu şudur:

İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askerî Bey’in yenilgiye uğramasından ve kendini öldürmesinden sonra, Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye dek Irak’taki savaşlar, İngilizlerin dileğine ve yürüyüş hızına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kûtülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç direnmeksizin yürüyerek Selmanpâk’a dek dağınık olarak geri çekildi.

İngilizler, Nurettin Paşa’yı kovalayarak Selmanpâk’a dek ilerlediler. Orada Kafkasya’dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme buyruğu verdi. Birlikler, Diyale ırmağına dek kuzeye çekildi. Süvari artçısı çıkarılarak İngilizlerle bağlantı kurma yolu bile aranmadı. Oysa, aynı zamanda İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi çöl Arapları verdi. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpâk-Kûtülamare doğrultusunda ilerledi.

Kûtülamare kuzeyinde İngiliz birlikleriyle geceleyin karşılaşıldı. Tedbirsizlik ve düzenlemedeki ve komutadaki yanlışlıklar yüzünden, tan yeri ağarırken birliklerimiz, düşmanın ateş baskınına uğradı. Bir çok er, subay ve komutan yitik verildi. Birlikler bozuldu, kendiliğinden geri çekilmeye başlandı. İngilizlerin de geri çekilmesi üzerine yeniden düzen sağlanabildi.

Irak’ta, yeni birlikler ve yeni araçlarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın bunlarla ilişkisi yoktur.

Kitapçığın yine o sayfalarında: “Nurettin Paşa, İngilizlerle savaşırken ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir.” deniliyor.

Bu savın, pek bilisizce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler, böyle bir savın ne denli gülünç olduğunu elbette anlarlar.

Büyük Saldırı Sırasında Nurettin Paşa Savaş Alanına Dürbün İle Bakmayı Yeğ Tutuyordu

Kitapçığın sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa’nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şunlar yazılıdır:

“26 Ağustos 1922 saldırı günü, Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Savaşını yönetirken alınan fotoğraflarıdır.”

O gün, hep o tepede idik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar da gözetleme görevi yapan subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa’nın da savaş alanına dürbünle bakmayı yeğlediği benim de dikkatimi çekmişti.

Karahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı yapılırken,”Başkomutan Savaşı” günü, Nurettin Paşa’yı, bir aralık, Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın (şimdi Berlin Elçisi) gözetleme yerinde, savaş alanına dürbünle bakarken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış çok dikkat isteyen önemli bir durum meydana gelmişti. “Dürbünle bakmayı bırakınız! Savaşı yakından ve kendimiz yönetmek için ileri ateş dayangalarına gideceğiz!” dedim.

Nurettin Paşa, bu denli yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. “Siz burada kalabilirsiniz!” dedim. Kemalettin Sami Paşa’ya da “Siz benimle geliniz!” dedim ve otomobilime yürüdüm. “Baş üstüne!” dedi ve benimle birlikte yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa’nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun tutsaklığıyla sonuçlanan o savaşı en küçük ayrıntılarına dek kendim yönetiyor ve gereken buyrukları, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve başka komutanlara kendim veriyordum.

Buyruklarıma göre önlemler alınıp gereği yapılırken, Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve olup bitenlere bakıyordu. Bir aralık, Kolordu Komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak kimi buyruklar vermeye kalkışmış. Kolordu Komutanı, bu buyrukları yerine getirilemez nitelikte görmüş; Ordu Komutanı ile Kolordu Komutanı arasında, saygı dışı çekişmelere benzer bir şeyler olmuş. Kemalettin Sami Paşa Nurettin Paşa’nın yanından biraz sert bir davranışla ayrılmış. Bu durumu anladım. Kemalettin Sami Paşa’yı yanıma çağırıp, sakin olmasını ve düzenbağını koruması gerektiğini söyledim. Sonra da, yalnız olarak Nurettin Paşa’yı çağırttım. Genel nitelikte kimi sorular sorarak, Kolordu Komutanına verdiği buyruğun gerçekten yerine getirilemeyeceğini anlatmak istedim. Komutanlar, buyruk vermiş olmak için buyruk vermezler. Gerekli ve yapılabilecek olan işleri buyururken kendini, o buyruğu yürütecek olanın yerine koymak ve buyruğun nasıl uygulanıp yürütüleceğini düşünmek ve bilmek gerektir.

Yaşamöyküsü kitapçığının dokuzuncu sayfasında, Irak’tan sonra, “Kafkas Cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa’nın, Üçüncü Ordu Bölge Komutanlığında ve ordu komutanlığı vekilliğinde bir süre bulunduğu” yazılıdır. Bu görevlerin niteliği ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak gerekir.

Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul’a dönüşünde “Aydın, Muğla ve Antalya Bölge Komutanı sanıyla İzmir’e gitmiş ve bulduğu dağınık birkaç müstahfaz birliğini (çoğu 40 yaşını geçmiş erlerden meydana gelen birlikler) çarçabuk düzene sokup, yeni tümenler kurarak Yirmi Birinci Kolorduyu meydana getirmiş…”

Baylar, kolordu kurmak, son zamanda, Birinci Dünya Savaşının fantazileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan bölgelerde, askerlik şubeleri ve askerlik daireleri kuruyormuşçasına kolaylıkla kolordu komutanlıkları kurulur ve gerekli yetkiler verilirdi. Gerçekten, bütün savaş cepheleri “yardım!” diye bağırırken, Yirmi Birinci Kolordu, önemsenecek bir varlık olsaydı, Aydın bölgesinde yüzüstü bırakılmazdı.

Yaşamöyküsü Kitapçığına Göre Nurettin Paşa’nın İstanbul’da ve Anadolu’da Gördüğü Önemli İşler

Kitapçığın on altıncı sayfasında Nurettin Paşa’nın,”Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının girişimleri ile başlayan ulusal eylemin ileri gelenleriyle de ilişki kurarak…” İstanbul’da birtakım önemli işler yaptığından ve sonunda “İngilizlerin kendisini izlemeye başladıklarından”; “Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı çağrı yazılarında artık İstanbul’dan çok Anadolu’da görev yapabileceğinin bildirilmesi…” üzerine vb. dolayısıyla Anadolu’ya geçmiş (olduğundan söz ediliyor).

Baylar, Nurettin Paşa’nın İstanbul’da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Hükümetiyle anlaştığını; Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümetini bilmiyormuş gibi davranarak bizi İstanbul’la uzlaştırmaya çalıştığını ve bununla ilgili olarak aramızda geçen tel yazışmalarını ve zorunlu olarak Ankara’ya geldikten sonra da buradaki davranışlarını daha önce, yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları bir daha anlatmayacağım.

On sekizinci sayfada: “Yukarıda sözü edilen yurt görevlerini başarı ile yapmış olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında birtakım resmi işlerden dolayı, anlaşmazlık çıkması üzerine kendisi hemen Ankara’ya gelmiş ve bu anlaşmazlık iyi bir biçimde çözümlenip giderilmiştir.” cümlesine rastlanmaktadır.

Nurettin Paşa’nın, hükümetçe Merkez Ordusu Komutanlığından nasıl çıkarılıp askeri mahkemeye verilmek üzere Ankara’ya getirtildiğini ve Meclisin kendisine karşı kaynaşması, asılmasını isteyecek denli ileri gitmişken, Başkomutan olarak, Meclis kürsüsünden Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtardığımı da anlatmıştım. Burada, sırası gelmişken, yalnız bir noktaya dikkati çekmek isterim. Yukarıda okuduğumuz cümleye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa… Bunlar karşı karşıya gelmişler… Anlaşmazlık giderilmiş… Bilindiği üzere, Meclisle karşı karşıya gelebilen yalnız hükümettir. Meclis karşısına hükümeti alır. Bir ordu komutanı, bir vali, herhangi bir görevli Meclisin karşısına çıkamaz.

Kitapçığın on sekizinci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa’nın, “Tanrı’nın yardımıyla, vatanı tehlikeden kurtaran büyük utkunun başarıcısı ve etmeni olduğu ve ulusal tarihe bu kez de pek çok önemli ve benzeri bulunmayan bir onur ve övünç sayfası eklemeyi sağladığı…”nı anlatmaya ayrılmıştır.

Baylar, bu denli atakçasına bir sava şaşmamak ve bunu yadırgamamak elden gelmez. Gerçekten, Nurettin Paşa Genel Saldırıda Birinci Ordu Komutanlığında bulundu. Bütün öteki komutanlarla birlikte kendisine buyurduğumuz görevleri yapmaya çalıştı. Bu (sav kadar), bütün Türk ordusuna, ordumuzun büyük, küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve bütün erlerine mal edilmesi gereken başarıyı ve onuru yalnız Nurettin Paşa’ya mal etmek kadar saçma, temelsiz ve ayıp bir şey olamaz! Nurettin Paşa’yı utkunun etmeni gibi göstermek, olsa olsa, kendisiyle alay etmek amacı güdebilir. Yoksa Nurettin Paşa, Büyük Utkunun şerefine katılmaya en az hakkı olanlardan biridir.

Nurettin Paşa, Büyük Utkuda En Az Onur Payı Olan Kişidir

Baylar, Büyük Saldırıda Nurettin Paşa’yı ancak saldırının ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık. Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme yollarını keserek düşman ordusunu tutsak etmek için artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre genel nitelikte önlemler alacak yerde bulunmamız gerekli idi. O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzamla yazdığı yüreklendirici kısa bir telefon (buyruğu) ile Nurettin Paşa’nın içgücünün sarsılmasını önlemek için önlem almak gerekli görünmüştü.

Nurettin Paşa’yı ve Ordusunu İzlemek ve Yönetmek Zorunda Kaldım

Ondan sonra, Nurettin Paşa’nın ordusunu kendim yönetmek ve işine karışmak zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa’nın yanılgılarından doğacak dokuncaları gidermek güç olurdu. Dumlupınar’da Kurmay Başkanı Emin Paşa’nın düzenlediği ileri yürüyüş buyruğunun kapsamını anlayamayan, ama, anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın duraksaması üzerine, duraksamayla geçirilecek zaman olmadığını söyleyerek kendisini gerekli görüşü kabule zorladığım zaman, Nurettin Paşa bana demişti ki: “Paşam, siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!” Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, şu yolda ve sert bir dille yanıt verdi:”Paşa, Paşa! dedi. Bu ordu bizim, bütün ülkenin gözbebeğidir, Onun yönetimini rastlantılara bırakamayız!”

Dumlupınar’dan Uşak’a giderken yolda, Nurettin Paşa’nın önlemlerindeki eksikliği anlayıp tümenlerine kendim buyruk vererek önlem aldırmasaydım Trikupis tutsak edilmeyebilirdi. Uşak’ta kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ve hükümet konağına girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini kendi kulağımla işitip ve Nurettin Paşa’nın tedbirsizliğini ve aymazlığını anlayıp hemen buyruk vererek önlem aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın içine karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olmak üzere korkuya düşüp darmadağın olması işten bile değildi.

İşbilirlik ve akıllılık taslayan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı resmi görevlilerle yaptığı, tutanağa geçmiş konuşmasını kendim düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan yaygın sevinci yarıda bıraktıracak durumlardan belki de kaçınılamayacaktı.

Baylar, bu söylediklerim, bütün ordu ileri gelenlerinin bildiği gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin bilmediği anlaşılıyor; o da Nurettin Paşa’dır. “Kuşatan, yenen, fatih, gazi” sanlarıyla kendini andırmak gibi çocukça bir tutkuya kapılan Nurettin Paşa’nın, “Kûtülamare Kuşatıcısı Nurettin Paşa” diye bir kartını görmüştüm. Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Bölgesi Vali ve Komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdi Kahire Elçisi) göndermiş; Kartın boş yerlerine yazdığı yazılar arasında, karttaki sanla ilgili olarak: “Bunu da benden kimse alamaz ya!” diye bir cümle de vardı. Muhittin Paşa bu kartı ve karttaki yazıyı usla, anlayışla bağdaşır göremediği ve dikkate değer bulduğu için, olduğu gibi bana iletmişti. Evet, onu ondan kimse alamaz; ama onu ona veren de yoktur. Her başarılı savaşa katılan kişinin, hakkı yokken, kendisini, savaşı kazanan ve bu işte tek etmen olan kişi diye göstermesi, örnek tutulacak bir aktöre ilkesi sayılmaz. Ülkemizin çocuklarına, böyle gerçeğe uymayan yol tutmak ve davranışlarda bulunmak alışkanlığını veremeyiz. Gelecek kuşaklara, böyle havadan, “yenen, fatih” olunabileceği gibi yanlış bir düşünceyi kalıt olarak bırakamayız.

Ulus ve Tarih San Vermekte O Kadar Eli Açık Değildir

Yaşamöyküsü kitapçığının kabındaki “Gazi” sanının kullanılmasına gelince, bu sanı Nurettin Paşa’ya “A. S.” harfleri verebilir. Ama gerçek ve yasa bununla yalnız ve ancak alay eder. Gerçi, savaşa “ya şehit, ya da gazi olmak için” gidilir. Genel olarak, savaş alanında ölenlerin hepsine “şehit” derlerse de, sağ kalanların hepsine “gazi” sanı verilmez. Bu sanı, ancak yasa verir. Uygar bir ulusun, yüksek çıkarları gereği, yapmak zorunda kaldığı savaşlar, Arap boylarının birbirleriyle savaşı (gavze) değildir. Öyle de olsa, bu savaşlardan sağ ve esen çıkanları övmek (takdir etmek) için belki, yalnız anaları babaları: “Benim gazi oğlum!” der ve övünür. Ama ulus ve tarih, san vermekte o denli açık elli değildir.

Yaşamöyküsü kitapçığının son sayfasından da bir cümle alarak bu öyküyü bitirelim:

Nurettin Paşa, “Irak cephesinde iken yerli halkın kendisine vermiş olduğu, Peygamber Hazretlerinin Kerbelâ’da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretlerinin kutlu kılıcını taşımakla onur duyar.”

Baylar, bu nasıl sözdür?

Kerbelâ, Peygamber’in torunu, imam, kutlu kılıç, onur duymak… Bilgisizlerin hoşuna gidecek bu gibi sözlerle ulusu aldatmak yolunu tutanlar, artık biraz insaf etsinler!..Ulus da, uyanıklığını ve sağgörüsünü artırsın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir