KAMAN’LI HÜSEYİN ÇAVUŞ

Kahramanlarımız

KAMAN’LI HÜSEYİN ÇAVUŞ

Kaman’lı Hüseyin Çavuş, bu gece ileri gözcülük yapıyordu. Yanına Urfalı Hüsamettin Onbaşı ile üç er almıştı. Hepsi sırtın en yüksek noktasına yüzükoyun yatmışlar, karşı tepeleri gözlüyorlardı. Gündüz bolca kan dökülen ve hava kararırken bozularak geri çekilmek zorunda kalınan tepelerdi karşı tepeler. Şehit arkadaşlarını gömemeden, yaralıların hepsini geri taşıyamadan Yunanlılara bırakılan tepelerdi karşıları…

Beş Türk savaşçısı, içleri buruk, gözleriyle karanlığı delmek istercesine ilerileri gözetliyorlardı. En küçük bir sesi, en küçük bir hışırtıyı kaçırmamak için kulaklarını dikmişlerdi…

Bir süre sonra, karşı tepelerde bir kaç cılız ışık görüldü. Hüseyin Çavuş, onbaşıyı dürterek fısıldadı :

Lan Hüsam, dürbünü uzat.

Çavuş Hüseyin dürbünü gözüne dayadı, istediği netliği buluncaya dek ayarıyla oynadı, gözetlemeye koyuldu. Derin derin inceledikten sonra, fısıldadı :

Hüsam, gavur fenerleri yakmış yaralılarını, geberiklerini topluyor. Fırla, bi çırpıda alaya yetiş. Nöbetçilere haber et. Telaşlanmasınlar:

Onbaşı sürünerek geriledi, sırtın arkasına varınca, koşmaya başladı. Bu sırada karşı tepelerden bazı bağırtılar duyuldu. Hüseyin Çavuş, fenerlerin küçük ve cılız ışıkları arasında görebildiği karaltılardan ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Bağırtılar giderek artıyordu. Aklına gelen, kafasına bıçak gibi saplanan önseziden ürktü, içine çöküveren kuşkudan kurtulmak amacıyla her parıldayan ışığa dürbünü çeviriyordu. Derken, koyu karanlık net ve gür bir haykırışla yırtıldı :

Oy anam!

Hüseyin Çavuş, önsezisini kanıtlayan bu haykırışla birden irklldi :

Orospu dölleri, yaralılarımızı süngülüyorlar!

İleri gözcü üç eri bir titreme aldı. Zangır zangır titriyorlardı. Dünya Savaşının Kafkas cephesinde pişen eski asker Hüseyin Çavuş, erlerin sinirlerinin boşaldığını, bedenlerini bir öfke kasırgasının sardığını anlamıştı. Üçü de gözlerini çavuşa dikmişler titreyip duruyorlar, her halleriyle bir emir beklediklerini belli ediyorlardı.

Hüseyin Çavuş bir bunalımın doğmak üzere olduğunu, erlerin disiplinli tutumlarının azalmaya yüz tuttuğunu sezmişti. İşi umursamazlığa vurdu. Dürbünüyle karşı tepeleri taramaya koyuldu. Erlerden Bayburtlu Şamil öfkeli, aynı zamanda küçümseyen bir ses tonuyla sordu :

Neye bişey demiyon çavuşum. Can feryatlarını duymaz mısın?

Kapa çeneni! Yaralıları almamızın mümkünü yok.

Yaralıları alamak, doğrusun. Emme, karşı yamaca varıp gavura ateş ederik herhal. Ne diyon?

Hüseyin Çavuş akıl öğretilmesine, üstelik Er Şamil’în kendisini korkaklıkla suçlar biçimde alaycı konuşmasına bozuldu :

Kıpırdanma yok, ateş etmek yok. Emir böyle. Cephede kimsenin keyfine göre iş yok. Anladın mı? Kulaklarını tıka, hıncını sabaha tut.

Erler kızgın birbirlerine sokuldular. Karşı tepelerden tek tük bağırtılar, inlemeye benzer sesler duyuluyordu arada sırada. Erlerin soluk alışları hırıltıya dönüşmüş gibiydi. Öfke soluyorlardı burunlarından. Uçtaki er, çavuşa duyurmak istercesine yanındakine alçak sesle seslendi :

Yahya, gardaşım, yaralı düşersem, hem de çekilirsek beni gavura bırakma. Olma mı gardaşım? Yoksa hakkımı helal etmem. Ben de seni hiç geride komam. Olma mı?

Olur gardaşım olur.

Hüseyin Çavuş iyice huysuzlandı :

Kesin lan zırıltıyı. Konuşmak yasak didim bi yol. Yasak didim mi yasaktır.

Ötekiler çavuşu takmaz gözüküyorlardı.

Ananın ak sütüne yeminin yemin olsun mu?

Olsun gardaşım olsun.

Bu sırada, karşı tepelerden acı bir çığlık daha yankılandı. Bayburt’lu Şamil sıkıntıyla kımıldandı, bir iki derin soluk aldı, sonra birden ayağa kalktı. Hüseyin Çavuş sert bir sesle sordu :

Şamil! Nereye lan?

Hacet görecem.

Eski asker Hüseyin Çavuşun korktuğu başına gelmişti. Şamil’i kan tutmuştu besbelli. Öfkeli sesini yumuşatarak konuştu :

Tüfeğini bırak, git şuraya uçkurunu çöz, işini gör.

Hüseyin Çavuş, Sarıkamış’ta şehit düşen yüzbaşısını anımsadı. Yüzbaşı kan tutup da siperden fırlayanlara ana avrat söver, tekmeler, tokatlardı. Kan tutunca aklı kendinde olmazmış insanın. Tek başına bir orduyu yıkarım sanırmış, ölüme koşarmış akılsızca. Kendine getirmek için ya sövmek, ya dövmek, ya da korkaklıkla suçlayıp kaynayan kanını soğutmak gerekirmiş. Bunları anımsayınca rahatladı. Ayağa kalktı, zangır zangır titreyen Şamil’e bir tokat attı :

Dikilip durma ayı! Ya çök, ya git şuracığa boşal. Boşal ki yarın korkudan altına etmeyesin.

Şamil ani bir hareketle tüfeğini çavuşa çevirdi. Bir ara duraladı. Sonra yere oturdu, tüfeğini kucağına aldı. Sarsıla sarsıla sessizce ağlamaya başladı. Hüseyin Çavuş yanına çöktü, onu kucakladı, ıslak yanağından öptü:

Yiğidim, dadaşım benim. Karşıya varsan ne olacak? Onlar çokluk. Hemen haklarlar seni. Oradaki kardaşlarımızın alnına yazılan buymuş, şehit olmakmış. Kaderin önüne kim geçmiş ki? Sabahı bekle. Süngülenenlerin hıncını tüm alay birlik alırız…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir