KALECİKLİ SALİH

Kahramanlarımız

KALECİKLİ SALİH

Bir teğmenin anılarından;

…Salih … Bu, bıyıkları yeni terlemiş, buğday benizli, güneş yanığı esmer yüzünde elmacık kemikleri çıkık, çenesi sivri, orta boylu, çelimsiz yapılı, 1316 (1900) doğumlu eri, Anadolu’da İkinci İnönü Savaşı’ndan beş gün önce bölüğe vermişlerdi. O gün onu karşıma aldığım zaman, köyünde çok sevdiği karısıyla biricik oğlunu yalnız bırakarak bölüğe katıldığını, anasıyla babasının çoktan öldüklerini, bir ağabeyinin Çanakkale’de, ötekinin de Irak çöllerinde toprağa verildiğini anlatmıştı. Çelimsiz vücudu, solgun yüzüyle masum ifadeliydi.

Utangaç ve çekingen olmakla beraber bölükte askerliğe en içten bir ilgiyle bağlı yaşayan bu asker, o günden sonra, yalnız başına kalbimi ve dimağımı doldurdu. Köyünde desteksiz kalan ailesinden bir mektup alsa, Salih’ten çok ben sevinirdim. Her perşembe günü onu odama çağırır ve genç gönlünde hiç kuşkusuz gizli bir ateş gibi yanan sevdasını sezdirmeyerek, yedisinden yetmişine kadar köylüsüne selamlarla doldurduğu mektuplarını yazar, gönderirdim.

Yalnız eğitimlerde Salih’i hiçbir gün istenildiği kadar çabuk kavrayışlı ve sert hareketli yapamadık. Bununla beraber onu herkes seviyordu; çünkü, her şakaya dayanan bu uysal hâlinden başka bir artısı daha vardı. Güzel kaval çalardı. Bölüğe ilk geldiği gün sırtındaki köy torbasının ağzından ucu dışarı çıkan kavalını, o günden sonra bölüğün sadık, avutucu bir arkadaşı yapmıştı. Her cuma gecesi Kalecikli Salih, baş üstünde gezerdi. Bölüklerden ayrı ayrı gelen çavuşlar ve erler gönlünü yapmak için bin dereden su getirerek onu kandırırlar, kavalıyla beraber bölüklerine misafir götürürlerdi.

Gerçekten bu duygulu kaval sesi benim bile gönlümün nice solgun gecelerinde bir avutucu rüzgâr gibi serin serin esti. Yunanların ayağı altında kalan ailemin, bazen şiddetli bir hasret sızısı ile yüreğimi ezen gurbette kalmışlığımın acılarını, kaç defa Salih’in şefkatli ve esrarlı kavalında unuttum. Batı cephesinde yaptığımız uzun yürüyüşlerde Salih, her zaman bölüğün başında, kavalını hülyalı nefeslerle üfleyerek yürür; sanki arkasındakileri bu yumuşak nefeslerle avutarak yürütür, yorgunluğumuzu duyurmazdı…

Eskişehir’le Seyitgazi arasında yalnız başına ovada sivrilmiş bir kayalığın üzerinde, 21 Temmuz 1921 günü ikindi üstü, taburumuz en azgın Yunan saldırısına karşı fedakâr bir savunma yapıyordu. Bu, Tahtalıbaba Tepesi’nin o gününü hiç unutamam… İki kez İnönü’de yenilgiye uğrayan Yunanlar, adamakıllı hazırlandıktan sonra Ankara’ya en kısa yoldan yürümeye karar vermişlerdi. Altıntaş’tan ve Kütahya’dan doğuya doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Taburumuz, 20 Temmuz 1921 akşamı Eskişehir’e giren Yunan kuvvetlerinin karşısındaydı. Eskişehir’i ne yapıp 96

edip geri alacak ve Yunanı geri sürecek bir hücumu, 21 Temmuz öğleden sonra uygulamaya başlayan sağımızdaki tümenlerimiz, savaşın en kızgın saatlerinde boğuşurken Yunan, üstün kuvvetlerle bizim bir taburla tuttuğumuz yüksek kayalığa yüklenmişti. Bu karşı taarruzunu, açığa çıkardığı toplarıyla sol yanımıza da yöneltebilen Yunanlara bir avuç kuvvetle karşı koyuyorduk. Yunanlar sol yanımızı da sarmış ve bizi pek dağınık bir savunma yapmak zorunda bırakmıştı. Aralıksız mermi sağanağı, daha bu sabah yerleştiğimiz Tahtalıbaba Tepesi’nin derme çatma siperlerini tuz buz ediyor, patlama sesleri de kayalar üzerinde çok çılgın yankılar yapıyordu. Bu sırada gelen emirde yalnız ben, bölüğümün bir mangasıyla tepeyi daha iki saat elde tutacak ve Yunanlara vermeyecektim.

Bölük, verdiğim emri uygulamaya başlamıştı. Çekilmeyi kendilerine yediremeyen; fakat, sonuçtan emin olan erlerim birer ikişer geri sıçrıyorlar ve tepenin gerisindeki Böğürtlenli Dere’de toplanıyorlardı. Ben, elimde kalan manganın dört erini sol tarafta, artık tepenin eteklerine duraksar adımlarla tırmanan Yunanlara karşı, diğer dördünü de kendimle beraber tam ilerimizde hâlâ ateş eden Yunan piyadelerine karşı çevirmiştim. Çevremizde yatan şehitlerimizin cephaneleri bize bol bol yetiyordu. İçimizdeki coşkunluğu yatıştıracak kadar bol ve etkili ateşlerimizi Yunanlılar üzerinde topluyorduk.

Güneş Yunan’ın sığındığı taflanlı sırtların üzerinde kızgın, sarı yuvarlak bir ateş parçası gibi gözlerimizi kamaştırıyor, bulutlandırıyordu. Arkamızda ve yanımızda, sonsuz ovaların sınırını çizen ufuklar engin ve dalgalı bir deniz gibi silik dumanlarla çevreleniyordu. Bir aralık cebimden kapaklı saatimi çıkardım; bu tepedeki görevimizin bitmesine daha yarım saat kalmıştı. Yüreğimi sanki bir demir çember sıkıyordu. Her an bize doğru biraz daha yaklaşan, önümüzden ve yanımızdan tepeye tırmanan Yunan askerleri ile aramızda ancak yüz metrelik kısa bir mesafe kalmıştı. Bizim hiç susmayan tüfeklerimiz Yunan topçusunu büsbütün sinirlendiriyor, yanımızda, önümüzde ve hatta üstümüzde çakan yıldırımlarıyla sanki yüksek kayalar kitlesini beş altı savunucusuyla birlikte eritmek, yok etmek istiyordu.

Fakat biz artık tamamen sağır olmuştuk. Ne mermilerin patlaması, ne kurşunların sürekli ıslıklarıyla ilgileniyorduk. Bir aralık, ortalarına bir top tanesinin tam isabetiyle şehit düşen sağımdaki iki erimden sonra, ta en solumuza koyduğum bir erim de alnına rastlayan hain bir kurşunla nefes bile alamadan oracıkta şehitlik mertebesine ulaştı. Benimle birlikte altı kişi kalmıştık. Ölümle burun buruna idik. Bunun bizler için hiçbir önemi yoktu. Amacımız, Yunanlıları on dakika daha oyalayarak birliklerimizin güvenlik içerisinde çekilmesini sağlamaktı.

Kalan beş erimle, yapılabilecek en son şeyin ne olduğunu düşünürken, tam solumuzda, bizimle aynı hizada 20-30 adımlık bir mesafeye sokulan bir Yunan subayı, elindeki kılıcını havaya kaldırdı ve arkasında korkak bakışlarıyla bize süngülü tüfeklerini çeviren dağınık bir sürü Yunan askerine haykırdı. Belli ki bu hücum komutasıydı…

Tahtalıbaba Tepesi’nin beş kişilik savunmasında son anlarımızı yaşadığımızı anlamıştım. İki saati doldurmak için ancak birkaç dakikamız kalmıştı. Bu son dakikaları da ayakta kurşun sıkarak beklemekle geçirmektense, atılmaya ve Kurtuluş Savaşı’ndaki son ödevimi tam bir şerefle bitirmeye karar verdim. Tüfeklerimizin kabzalarını demir gibi sıkan bileklerimizde sanki birer tüy hafifliği duyuyorduk. Kararan gözlerle ileriye atıldık. Kılıcını kaldıran Yunan subayı göğsünü delen bir süngü vuruşuyla dizleri üzerine yıkılmış ve arkasındaki yüreksiz sürü de hemen yüz geri etmişlerdi. Evet kaçıyorlar, birbirlerini iterek, düşerek, bağrışarak kaçıyorlardı…

Bilmem ki o anda bana ne oldu? Başımda bir yıldırım mı parladı? Yanımda uğultulu bir cehennem mi açıldı; yoksa fırtınalı bir alev tufanına mı tutuldum? Gözlerimde garip kıvılcımlar çakıyordu. Önümde, her şey bir anda sızlamaya başlayan bir ateş oluverdi. Hâlâ askerlerime “İleri!” diye bağırmak istiyordum; fakat sesim az çıkıyor ve her çabamda korkunç bir ıstırap içinde kalıyordum. Yürüyemiyor, yerimden kalkamıyordum… Yığılmıştım, ne olduğumu anlamayacak bir ruh hâli içinde ömrümün belki en canlı heyecanlarıyla boğuluyordum; yalnız karnımda çok şiddetli ve derinden bir yanma başlamıştı. Parmaklarım hâlâ tüfeğimin tetiğinde takılmış duruyor; artık hareketsizleşen kollarımla ceplerimdeki son kurşunları da çıkarmak istiyordum. İşte bu anda uğultulu, kara bulutlara benzeyen daha yoğun bir sürünün tekrar bize yaklaştığını, aynı zamanda da iki demir pençenin beni arkamdan kucakladığını hatırlayabiliyorum.

Gözümü açtığım zaman kendimi Salih’in kucağında ve Tahtalıbaba Tepesi’nin arka eteğini saran Böğürtlenli Dere’nin dikenleri arasında buldum. Bir kardeş kadar sıcak gülümsemeyle yüzüme bakıyor ve iri ter damlalarıyla bulutlanan tozlu yüzünde canlı bir kıvanç anlatımı taşıyordu. Evet, o benim hayatımı kurtarmış, vücudumu Yunan çizmelerine çiğnetmemişti. Bununla beraber o, hem beni kucaklamış taşıyor hem de yorgun soluk alışları arasında bana teselli veriyordu:

Korkma efendi.” diyordu. “Sen nerede ben orada… Hiç seni bu gâvura kor muyum ben… Ama burasını daha Yunan kurşunları tutuyor… Bizi kaçar görünce gâvur arkamızdan tepeye çıktı, peşimize boyuna kurşun sıkıyor… Merak etme bir şeyin yok, şimdi yaranı sararım, hele şuradan bir uzaklaşalım…”

Gittikçe koyulaşan gecenin serin havası, karnımda dayanılması güç bir alevi üflüyor, bir humma içine gömülüyorum… Birden beynimde şimşekler çaktı, inler gibi zayıf bir sesle Salih’e:

Hani öbür arkadaşlar?” dedim. Salih, yüzüme acı acı baktı ve sanki kollarının dermanı kesilmişçesine beni dikenli çalılar üzerine yatırdı. Derin bir nefesle:

Ooof” çekip yüzünün terini ceketinin koluna sildikten sonra:

Efendi, o tepeden bir sen bir de ben sağlam çıktık. Seni de ben kurşun içinde kucakladım. Ölürsek kucak kucağa yatarız, kurtarırsam ne mutlu dedim. Bir besmele çekip tepeden aşağı koştum. Çok şükür Allah’ıma dereye kadar bizi korudu… Vallahi nasıl vurulmadık ben de şaşıyorum… Geri kalan dördü seninle beraber vuruldular efendi… Tanrı rahmet eylesin.” dedi.

Gecenin karanlığında gözlerinin yaşını, sesinin titremesinden anladım. O, sanki bunu belli etmemek için tekrar beni omuzladı. Şimdi yaram, için için sızlayarak yüreğime kan akıtıyor gibiydi…

Sakarya kanlı boğuşması sona ermişti. Ben Keskin Hastanesinde nekahet devresini geçiriyordum. Cepheden gelen yeni yaralılar arasında, kendi bölüğümden bir er gördüm. Hemen ona yaklaştım. Sağ bacağı alçıya alınmış olan bu ere önce Salih’i sordum. Yüzüme baktı, hem o kadar donuk bir ifadeyle baktı ki sanki cevabını vermişti:

Kalecikli Salih’i mi soruyorsun efendi?” dedi.

Evet onu.” dedim.

Seni de o kurtarmış değil mi? Ah o ne yiğit çocuktu, hep şaştık efendi. Salih üç gün önce Eski Polatlı Savaşı’nda tek başına bölüğü ileri sürerken alnından vuruldu… Hani bölükte subay kalmamıştı, hep vurulmuştu ya efendi, işte ondan sonra Salih başa geçmişti.” dedi.

– Heyecanla sordum:

– Vurulduğu yer belli mi? Mezar yaptınız mı?

“Ne mezarı efendi; Salih’i Komutanımız hemen geriye aldırttı, köyün tepesine o akşam gömdük; ama öyle mezar yapamadık daha.”

O anda gözlerimde başka bir dünya açıldı. Kalecik’in ücra bir köyünde, perişan aile odası… Kararmış ocağının solgun ateşi karşısında yavrusunu avutucu ninnilerle uyutan bir anne… Gözleri pencereden dışarı süzülmüş, ayın solgun yüzünde bir hayal gözlüyor…Öbür tarafta Sakarya savunması denilen o korkunç çarpışmalar kitabının kanlı bir sayfasında, nurdan yumruklarıyla ve delik alnıyla İzmir’i gösteren bir Türk askeri… Gözlerimden, anlatılmaz bir acı içinde yüreğimin ateşli sızıları aktı, aktı…

Sen ey hayatımın kurtarıcısı çocuk, ey yüreği Türk, ey fedakâr aile babası, ey kahraman Mehmetçik! Ankara’nın önünde, Eski Polatlı sırtlarında, arkana aldığın koca bir vatana siper olan o çelimsiz vücudunun zerreleri şimdi hangi topraklarda? O toprakları hangi rüzgârlar öpüyor, o rüzgârlar nereye esiyor? Ben senin kokunu getiren rüzgârları olsun koklamak istiyorum… Ben senin aziz hatıran önünde şimdi diz çökmek ve sana bütünüyle kurtulmuş bir vatanın minnetlerini sunmak istiyorum… Sen bugünü göremedin… Köyünde sütsüz bir memenin yanı başında ağlayan yavrunu bile göremeden gittin… Sen beni değil, vatanı kurtaranların yanında kutsal yerini aldın. Acaba hangi anıtın yücesi, senin şerefin kadar göklere yükselebilir? Bize, senin en büyük hatıran, kurtardığın koca bir vatandır. Onda yaşadıkça seni ve seni andıkça bu aziz vatanı takdis ediyorum. Ey ruhu nurlarda yükselen askerim!…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− 5 = 4