Ebedi mesuliyet Türk olmak

Konu Türklük olunca elbette söz hakkı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ündür ve o Türk’ü şu şekilde tarif etmiştir;

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” (Hikmet Bayur’un verdiği vesika), Millet Dergisi, Sayı: 116, 1948, s. 10-11)

Yüce Allah’ın vaadi elbet hayata geçecek ve perdede son yazdığı anda gülenler tevhid koltuklarında oturanlar olacaktır ama Türk ve Müslüman olarak dünyaya gelenlerin ödemesi gereken bir bedel, karşılamaları gereken bir vebal vardır. Cennetler kolay değildir. Bu mesuliyet sadece iyi olmakla kalmama, zulme sapmama ve o zulümle mücadele etme, aynı zamanda da çaresizce kadere teslim olmuş halklara örnek olma vazifesidir.

Nitekim tüm Türki Cumhuriyetler, tüm İslam ülkeleri, tüm mazlum devletler, dünyanın dört yanındaki Türk’e aşık medeniyetler nezdinde Türklere düşen ağır vebal, düşmanı tanımak, aklı kullanmak, ölmek pahasına esaret tanımamak, kötülüğe yenilmemek, doğrudan sapmamak, zulme müracaat etmeden zalimleri dize getirmektir. Bu mesuliyet tarihin, kaderin ve en başta Yüce Allah’ın Türklere bahşettiği mukaddes vebaldir ve karşılığı cennetler olacak bu vebali hayata geçirmek için lazım olan şey, şehadet arzusu, cihat isteği ve imanla yaşamak özlem ve gayretidir. Dolayısıyla Türklük, hayata geçemeyecek iblis hayallerinin, hayata geçmemesini temin edecek Türkleri tarih sahnesine bir kez daha çağırmaktadır ve Türkler Allah’ın kılıcı olarak şeytanların karşısına hem cengaver ve hem de tevhid eri olarak dikilmeye mecburdur. Bu görev Türklerin ve Türk Milletinindir… Türkiyeliler ise hidayet çemberinin dışında kalacaktır.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda Cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”(Maide 5/54)

Dünyada üçlü sapkınların (siyonist, Hristiyan evanjelist, kabalist) küresel oyununu bozacak tek Millet vardır; varoluşun kuvvet çarpanı Türkler. Kurtuluş ve esenlik için Türk olarak dünyaya gelmenin ve Türk olmanın mesuliyet ve meziyetini anlamak gerekir. Çünkü sıradan bir toplum olmayan Türkler, kaderleri olan Anadolu’da büyük ve farklı işler yapmak için vardır ve tarih nasıl şahitse, gelecek de bu işlere şahitlik edecektir. Bu işler tarla ekip biçmek değil, kutsal miras olarak teslim alınan “halis kulluğu, mertliği ve imanı yeryüzüne yaymak, mazlumların umudu olmak ve zulme karşı cihatla direnmek” emanetine sahip çıkma bahsidir. Bu yüzdendir ki şeytani güçlerin hedefinde daima Atatürk, Türklük ve İslam vardır. Çünkü Atatürk silinmeden Türklük, Türklük yok edilmeden İslam yıkılamaz.

“İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” Napoleon Bonaparte – Fransız İmparatoru

Önce vatan demekten başka söz bilmeyen Türklük, İslam gibi minnet duyulacak bir nimettir. Kur’an kadar emanettir. Manevi yaşamın rehberi olan ayetler gibi, Türk kültür ve tarihi de, tüm yaşanmışlıklardan feyz alarak tatbike mecbur olunandır. Mert ve fedakar, inançlı ve cesur yaşam demek olan Türklük, sadece vatanın değil tüm dünya selameti için kaçınılmaz olandır. Bu sancaktarlık görevi ise Türk’ü lider ve yüce kılar.

Adam olmak, İslam ve Türk olmanın ortak paydası ve bileşenidir. Aklı ve kalbi doğruya kılavuzlayan, vicdanları hür bırakan, esaret tanımaz bu benlik, doğru yaşamın tarifidir, Atatürk olmaktır.

Aklı, zeka, bilim, medeniyet, teknoloji adları ile anmak mümkündür. Kalbi ise aşk veya gönül, duygu ve seziş olarak anmak doğru olacaktır. İşte hayata açılan iki farklı pencere olan akıl ve kalp, biri maddeye diğeri maneviyata hitap ederek beden ve ruh gibi insanı ve yaşamı tamamlayan değerlerdir. Hayat bu ikisinin toplamından ibarettir. Akıl ve kalp işbirliği kaçınılmazdır. Doğu asırlardır kalp ile yola çıkmış, aşk ile büyük şeyler başarmış ama bunu yaparken aklı kenara koymuştur. Batı ise doğudan ithal ettiği kalp ürünlerini terk etmiş ve ruhsuz aklı hayata egemen kılmayı seçmiştir. Akıldan yoksun doğu ve kalpten yoksun batı bu sebeple aynı şeyi söylemeyi asırlar önce bırakmıştır.

İkisinin birleştiği tek yer ve zaman ilahi takdir yardımıyla Atatürk Türkiye’sinin genç Cumhuriyet’idir. Laik ve demokrat olabilmiş, medeniyeti ararken, maneviyatın tüm değerlerine sadık kalabilmiş Cumhuriyet, kültür ve örflerini, dinini vicdanlarda hür yaşatırken, medeniyet arayışlarını sürdürmüş, bu başarısı ile şirke, zulme büyük darbe vurmuş ve mazlum ülkelere de örnek ve umut olmuştur. Dünya, medeniyeti Türklükten ve doğudan öğrenmiştir. Bu asil milletin rızasıyla İslam’a geçtikten sonraki safahatı ise dudak ısıttıracak, düşmanları kıskandıracak güzelliktedir.

“Evvelâ millete tarihini, asîl bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz.” M.K.Atatürk

Türk doğmak, Müslüman bir ana babadan dünyaya gelmek şereflerin en yücelerindendir. Ülkeyi ve yakın diğer milletleri gezip görme, oranın insanlarını tanıma fırsatı bulanlar kolaylıkla bilecektir ki, bu topraklar dışında hemen hiçbir memlekette yürekler, Ata’lara sevgi, bayrağa saygı, millete teslimiyet ve Allah’a sadakat için atmamaktadır.

Batının insanları makineleştirilmiş, fabrika saatlerine hapsedilmiş, emin, refah, düşmansız, dertsiz ve paraya tutsak halde ama çokça paraya boğulmuş vaziyette, Ortadoğu’nun insanları şerre ve batıla, sefalete mahkum halde nefes alıp verirken, özlerindeki ruhu fert ve toplum olarak kaybetmiş olmanın acısını içinde duymaktadır. Oraların gençlerinin aile, toplum veya millet bekasıyla alakalı endişesi, fikri yoktur, umurunda dahi değildir. Çok azı hariç çalışmaya bile karşıdır, maneviyatlar zayıftır, uyuşturucu sokaklarda kol gezmektedir, inançlar sapık tarikatlara teslim olmuş, inanç yoksunları çoğunluğu ele geçirmiş, liseler okuma yazma bilmeyen gençlerle dolmuştur.

Gençliğin, isyan eden kirli ruhları sebebiyle aç ve parasız kalmaktan başka endişesi yoktur. Çünkü onlar için ölüm bir sondur ve parasız kalmak ölüm demektir. İşte bu gariban zihniyetin tutsağı yabancı ülke vatandaşlarının tıpkı kâfirlerin hayatı gibi gösterişli, lüks yaşamları sahte dünya kandırmacasından öte değildir. Ortadoğu’nun gariban halkları ise cehaletlerinin ve Türkiye’yi örnek almayışlarının cezasını ve Osmanlı’ya – Türk’e – Atatürk’e ihanet etmenin bedelini ödemektedir. Ortadoğu halkları; kendi firavunlarını ilahlaştırdıkları için Allah’ın öfkesiyle yaşamakta, beladan belaya sürgün edilmekte, yurtsuzluğa, bağnazlığa, sürüleşmeye mahkum edilip hızla helake yaklaşmaktadır.

Modern Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ısrarla ve zalimce oynanan oyun salgın hastalık gibi topraklarımıza girmiş, Türklük ve Türk olma haysiyeti hedefe konmuş, gençlik anlamsız zevklere tutsak edilmiş, şirk dini evliyaları, adeta sinek sürüsü gibi İslam’ın üzerine üşüşmüştür. Neler olup bittiğini anlayan pek çok vatan evladı derhal uyanmış ve içten dıştan gelen bu saldırılara karşı öz benliğini hatırlayarak ve derhal savunma sistemlerini devreye sokup tedbir almıştır. Ancak durumdan habersiz, umursamaz niceleri, himayeci ve güdümcü zihniyetlerle virüse yakalanmış ve batının şeytani oyunlarına teslim olmuştur.

Mandacılar ve himayeciler bugün hala aramızda dolaşmaktadır. Kurtuluşu kendisinde değil de dışarıda arayan bu benliğinden habersiz grup için öz değerler yerine makul olan servet ve teknolojilerdir. Bu kitlenin temel değerlere aralıksız ihaneti de bu yüzdendir.

İnternete, sanal âleme, bolca para harcamaya, beyin göçüne, ahlaksızlık ve hayasızlığa alıştırılmak isteyen gençlik bilhassa hedeftedir ve tedbir alınamazsa hali batının şu anki gençliği gibi vahim bir duruma gelecektir. Beyin göçü ile batı tarafından evlat edinilen gençlik, gittiği yerde öz evlat muamelesi göreceğini asla sanmamalıdır. Aksine onlar yurtsuzluğa mahkumdur, ruh ve benlikleri iki arada kalan paralı bedbahtlar olacaktır. Bu yüzden Türk ve Müslüman doğmak büyük şeref ve onurdur. Ancak mesele Türk doğmak değil Türk gibi yaşayabilmek, Müslüman doğmak değil Müslüman gibi yaşayabilmektir.

Türklüğün değişmeyen vizyonu şudur;

Türk ve İslam olmanın onuruyla, Atatürk ışığında, dünyaya örnek yüksek ahlak, beceri ve iradede yaşamak, laik, sosyal, demokrat, hukuk devleti olarak güçlü ve bilimsel olmak, maneviyatı kalpte saklı tutarken akıl ve bilimi hayata rehber etmek, yarınlara hazır vatansever gençler, dürüst ve çalışkan fertler yetiştirmek, tam bağımsızlığı temin etmek, hak ve adaleti yüceltmek, barışa destek vermek ama gerektiğinde savaşmak, sevgi ve anlayışı topluma egemen kılmak, hoşgörü göstermek, farklılıkları kültürün parçası kabul etmek, tüm mazlum, Türki ve Müslüman devletlere örnek ve lider olmak, bir ve beraber tek yürek kalabilmek.

Kur’an’da aktarılan Fil vakasından ve tüm helak kıssalarından görüldüğü üzere Yüce Allah’ın görülmeyen orduları vardır ve bunlar; meleklerden (belki Rahmani cinlerden), tabiat kuvvetlerinden, bitki ve hayvanlardan (bilhassa kuşlardan), yer üstü ve altı varlık ve kudretlerden ibarettir. Yine ayetlerden anlaşıldığı üzere Yüce Allah’ın zalimlerin üzerine sürdüğü insanlardan teşkil iman orduları O’nun beşeri ordularıdır. Bu beşeri ordular ise, zulme karşı, Allah rızası için, şehit olma arzusuyla cihat edenler müminlerdir ve Allah’ın yardımı ancak mü’minler sebatlarını ortaya koyduktan ve belki bir kısmı şehadet mertebesine erdikten sonra gelmektedir. İşte bu iman ordusu imanı, İslam’ı ve insanca yaşamı savunan Allah neferleridir. Tarihsel süreçte iman ve cihat manasında da karşımıza hep Türk ordusu çıkar ki batıyı dehşete düşüren bu ordudur. Bu ordu yok denecek kadar az sayıya, silah ve teçhizata sahipken yedi düveli dize getiren kahraman bir ordudur ve daha da önemlisi Allah’ın yardımına mazhar olmuştur. Demek ki yarın olası savaşlarda da aynı yardıma inşallah mazhar olacaktır ve şeytan ordularını asıl korkutan da teknoloji ile yenemeyecekleri bariz olan bu yardımdır.

Kalibrasyonu bozulmak istenen kahraman Türk ordusunun, bu şerefe namzetliği aşikar olduğu içindir ki tüm İslam alemince Allah’ın yeryüzündeki orduları olarak tarif edilir. Sakarya’da, Dumlupınar’da bu misliyle ispat olunmuştur. Ancak yine ilgili ayetler okunduğunda görülür ki bu ordu içerisinde yer almak herkesin harcı değildir çünkü Allah rızası dışında başkaca bir beklenti olmadan zulme savaş açan bu ordunun her bir neferi ancak zulmü bitirmek gayesi gütmekte, ganimet veya toprak elde etmek gibi gayelere hizmet etmemektedir. Dahası cihadın cihat olabilmesi için huşu yani salih niyet esastır ki niyetlerdeki en ufak sapmalar kulları bu ordunun dışına itecektir. Çok yakında siyonizm kılıçlarını gömdüğü topraktan çıkardığında, zulüm üretirken karşısında yine Türkleri bulacak, mazlum devletlerin orduları inşallah ve yine Türkler etrafında toplanacaktır.

Atatürk Cumhuriyeti, dünyada Siyonizm’e (İBLİSE) karşı kazanılmış ilk ve tek savaştır. Allah’ın yardımı olmadan başarılamayacak bu zafer, baştan sona mucizedir, iman gücüne dayalı kutsal bir destandır ve Atatürk İslam’ın son asırlardaki en büyük iman neferidir. Ulu önder sıfırdan bir toplum veya mucize yaratmamış, kurtuluşu tek başına gerçekleştirmemiştir. O’nun yaptığı unutulmuş Türklüğü terk edildiği köhne karanlıklardan gün ışığına çıkartmak ve yüceltmek, bunu da halkıyla el ele yapmaktır.

Cihan, ezelden beri sayısız devlet ve milyarlarca insan görmüştür ki tarihte yok olmamış, esaret bilmemiş ve Türk olmayan başka bir devlet tarafından yıkılamamış bir tek “Türk Devletleri” vardır. Türkleri diğer devletlerden farklı kılan da bu güzellik ve kutsallıktır. Fabrikasyon ayarlarına geri dönmek mecburiyetindeki Türkler, çok Tanrılı dinlere asla tabi olmamış, daima tek Tanrılı dinleri yaşamış/yaşatmış (Şamanizm dinine tabi olma yalanı kocaman bir iftiradır), zulüm, talan, yağma, haksızlık gibi aşağılık işlere tamah etmemiş, entrika ve oyun bilmemiş, devasa güçlerine rağmen ezmemiş, adaletsizlik yapmamış ve daima mazlumun yanında olmuştur. Türkler, tarih boyunca mertlikten uzaklaşmamış, mertliği tüm dünyaya armağan etmiş, yaşayarak göstermiştir.

Tarih sahnesinden silinmemesinin sebebi bu kahramanlık ve dürüstlüğüdür ki İslam’dan çok önceki zamanlarda dahi Türk Devletleri, intikam hırsıyla hareket etmemiş, kadın ve çocuklara dokunmamış, teslim olana hürmet etmiş, gereksiz cana kıymamış, zulüm, işkence, tecavüz gibi adiliklere yanaşmamıştır. Düşmanlarını hakkaniyet ile adalet terazisinde tartarak zalimleri şiddetle ama insaflı ve ölçülü cezalandırarak, tüm cihana da net mesaj vermiştir. Dünya ise o mertlik mesajını almak, Türk’ten bir şeyler öğrenmek yerine, adaleti ve hakkaniyeti keskin Türklerin kestiği cezaları barbarlıkla niteleyerek akıllarınca düşmanlık bahanesi üretmiştir.

İslamiyet’in doğması ve Türklerce kabulünden sonra Türklerin damarlarında dolaşan namus duygusu, İslam ile çok daha kalıcı ve örnek hale gelmiş, cihan Türk’e gıpta ile bakmış, İslam âlemi de Türkleri örnek almıştır. Yakın zamanlarda Çanakkale ve İstiklal Harbinde yaşanan kahramanlık ve insanlık örnekleri de tüm dünyaya Türk’ün haysiyet, fazilet ve erdemini göstermiştir. Cephede savaştığı düşman erlerine su veren, onların yaralılarını sırtında taşıyarak doktora götüren, ekmeğini paylaşan, esirlere kötü muamele yapmayan kahraman Türk ordusu cihana en güzel mertlik örneklerini de vermiştir. Yani Türk, İslam’dan önce de sonra da merttir. Bu mertlik ticarette, sporda, siyaset ve sosyal yaşamın her alanındadır ve fakat cihan mert olmadığı için bilhassa İstanbul’un fethinden itibaren entrikalara alışamayan Türkler, düzenbaz ve yalancıların, arkadan iş çevirenlerin, iç ve dış işbirlikçilerin oyunlarıyla kan kaybetmiştir. Yitirilen topraklarla, devşirme haremlerle, yabancı analardan doğan veliahtlarla mertlik yerini yavaş yavaş Bizans oyunlarına bırakırken, Osmanlı’nın devlet yönetimi Avrupalaşmış ve Türklükten uzaklaşmıştır. Oysa Türklük, insanlıktır. Türklükten çıkan insanlıktan çıkmış demektir.

Barış zamanı tarlada savaş zamanı cephede en önde savaşan Türk insanı, genlerinde var olan kutsal ruhla, dejenere olan ve maaş için savaşan Yeniçerilerden farklı olarak, vatanı ve imanı için kadını ve erkeğiyle cepheye koşmuş, on beş yaşındaki çocuklar silah altına girebilmek için bıyık bırakmıştır. Annelerinin kınalı kuzuları şehit olmak arzusuyla cepheye koşarken akıllarında sadece vatanı çiğnetmemek, namus ve şereften taviz vermemek, Türklüğü korumak düşüncesi vardır. Bu yurt, kınalı kuzuların kanlarıyla alınmış, vatan evlatlarının şehadet şerbetleriyle sulanan bu topraklar Türk’ün ebedi yurdu olmuştur. O kınalı kuzuların hakkını vermek de tüm Ulusa bir borçtur. Ve söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Tüm zamanlarda cephelerden kaçanlar ve onların bugünkü nesilleri şeytanın tarafını seçmekle zaten bedbaht olmuşlardır.

Hiçbir zaman servet peşinde olmayan Türk insanı tevazuyu ve paylaşmayı seçerken hem para peşindekilerin ahlaksız ve günah çabalarına ortak olmamış, hem var olanla yetinerek, banka hesapları yerine dostlukları yücelterek mutlu, huzurlu, sade bir hayatı seçmiştir. Bu sayede de asla hata yapmak, nefsine tabi olmak durumunda kalmamıştır. Çünkü Anadolu İslam’ı Allah sevgisi ile Allah korkusunun bir arada harman edildiği muazzam bir teslimiyettir. Bu teslimiyet takva’ya yani Allah’ın sınırlarına uymaya mecbur eder ki Allah korkusu ile dini yaşayan sahte Ortadoğu İslam’ının Anadolu İslam’ından öğrenecek çok şeyi vardır.

Dünyada para tuzağına düşmeyen bir tek Türk milleti vardır ki bu para yerine imanı seçmesindendir. Bu yüzden gerçek Müslümanlık ve asil Türklüğün temel değerleri bire bir aynıdır ve ikisini birbirinden ayırmaya çalışarak kutuplaştırmak başlı başına gaflettir.

Üç kıta ve yedi denizde, 20 milyon km2’de 6 asır hükümran olmuş, Orta Doğu, Afrika, Uzak Doğu, Balkanlar, Kafkaslar’da medeniyet inşa etmiş ve güç haritası belirlemiş İstanbul, Anadolu merkezli Osmanlı toprak için savaşmaya, ganimet için harp etmeye, esir güzel avratları hareme katmaya niyetlendiği andan itibaren kan kaybetmeye başlamışsa bunun sebebi sadece zulme karşı yapılması gereken hak savaştan uzaklaşılarak, ganimet savaşına yönelinmesindendir. Yani keyfi, altın ve mücevhere, güzel kokulu kadınlara dair icra edilen savaş ve işgaller hak savaşları değildir. Hilafet sancaktarı Osmanlı, devşirmeler sayesinde kendisi de devşirilen padişahların cehaletleri sebebiyle, maalesef İslam’ı cihana yaymak ilkesini saptırmış, örnek ve adil bir devlet düzeni ile cihana örnek olmak yerine toprak ve ganimet hatasına düşmüştür. Bu ikilem ve yanlış tercih sebebiyledir ki ele geçirilen yerlerde dikilen birkaç cami ve köprü İslam’ı yaymaya yetmediği gibi, o esir edilip hareme katılan kadınlar entrikayı yurda taşımış ve alınan ağır vergiler, nefret ve intikam tohumlarının serpilmesine yol açmıştır.

Avrupalaşan Osmanlı, ilk yüzyılı hariç, Türklüğün kan kaybetmesiyle, tanınmaz hale gelmiş bu sebeple de varlığını sürdüremeyerek tarihten silinmiştir. Padişahların yok olmaya yüz tutmuş Osmanlı’yı ne pahasına olursa olsun yaşatma arzuları da – en başta kendi hüküm ve lale devri saltanatları, kurulu düzenleri yaşasın diye – devleti yabancı boyunduruğuna ve onların kurallarına tabi kılmış, saray ve halk arasında uçurumlar oluşmuştur. Aynı şekilde Osmanlı padişahları halkı telkin etmek için hilafetin yurda taşınmasıyla bu kez dini mazeretler üretmiş ve işgalleri, haremleri, servet içinde yüzmelerini haklı göstermek düşüncesiyle dini tedbirler almış, halkı kul – köle mevkine indirgeyerek, kendilerini ise haşa yeryüzünde Allah’ın gölgesi mertebesine yükselterek büyük bir dini zafiyet içerisinde şirkle kucak kucağa hale gelmişlerdir.

Osmanlı saltanatları varlık içerisinde yüzer ve yokluklarla boğuşurken dahi Türk insanı onurdan bir an olsun uzaklaşmamış, inanç ve geleneklerine bağlı kalmayı başarabilmiştir, halk devletin yanlışlarına düşmemiştir.

Çünkü bu Millet özdür, asıldır, esastır, dünyanın nüvesidir. Nasıl ki Türkçe tüm dillerin anasıysa, Türk tarihi de dünya tarihi ile eşdeğerdir. Çünkü Atatürk’ün ifadesiyle Türk adı, Nuh (as)’ın Oğlu’nun adıdır ve Türklük o zamandan beri vardır, var olmaya da devam edecektir. Atatürk milliyetçiliği, sonsuz kudretteki bu Türklük bilincini, vatan sevgisi ve Allah’a olan itikad ve itimatla birleştirebilmek suretiyle, ay yıldızlı bayrağı ilelebet göklerde dalgalandırmak arzu ve gayesidir.

Bugün dünyada hiçbir millet rüştünü ispat etmiş Türk ordularına çamur atmak rüştüne sahip değildir. Aksine ordularımızın adaletli davranışları harp tarihlerine örnek olacak seviyededir. Ermeni soykırımı diye uydurulan yalanlar zorunlu göç esnasında hayatını kaybeden insanlar gerçeğidir, Dersim katliamları diye yutturulmak istenenler devasa isyanın bastırılma tedbirlerinden ibarettir. Türk’ün tarihinde katliam ve zulüm asla yoktur. Bunları kara leke olarak adlandırmaya çalışanlar ise … bizden değildir, masum ve objektif asla değildir!

Tuzak kurmayan, aldatmayan, aldanmayan Türkler, en zalim vahşileri dahi affetme büyüklüğünü gösteren yüce bir ulusun evlatlarıdır. Bu davranışları ise hem kültürlerindeki erdemden ve hem de İslam içinde olmanın verdiği manevi teslimiyetten ötürüdür. Balık denizde yaşar ama denizi bilmez. Bizlerde balıklar gibi Türk olmanın şeref ve onurunu henüz bilemiyoruz ve inşallah çok yakın zamanda öğreneceğiz.

Lakin Türklüğün değer ve mukaddesatını anlamak, her kula nasip olmayan bir yüceliktir. Kurtuluş savaşı ve inkılaplar zinciri sadece Türklüğün değil tüm mazlum ulusların kurtuluşu ve kaderidir. Türkler şeytanlara ve ulus devlet düşmanlarına karşı verilen mukaddes global davada da örnek olmak, lider olmak mecburiyetindedir. Siyonist batı bunun ne anlama geldiğini bizden çok daha iyi bildiği içindir ki hedefe Türklüğü çoktandır koymuş, Türklüğü yok etmek adına da evvela Atatürk sevgisini kalplerden kazımaya yönelmiştir. Lakin hesap etmedikleri bu sevgi öyle güçlü ve derindir ki silinip atılması mümkün değildir. Çünkü Atatürk beden değil fikirdir.

Yüksek Türk, tarihinden gelen mirastan, damarlarındaki asil kandan, şanlı tarihinden aldığı ilham ve güçle gurur duymalı, esaret bilmez, işgal tanımaz, pes etmez şahsiyetiyle tüm zorluklara ve zulümlere canı pahasına karşı koymaya hazır ve istekli olmalıdır. Bu güven ve inanç duygusudur ki düşmanları asıl korkutandır. Bu bir ve beraber olan aziz Türk milletinin tek ses olan yüreğidir ki düşmanların niyetlerini boğazlarına tıkamaktadır. Bu gurur, şanlı Türk’ün ispatlanmış, haklı gururudur. Bir millet her nesilde yeniden doğar. Bu gururu ilelebet yaşatmak şerefimizdir.
Elbette zaman içinde Türklüğün öz kıymetlerinden uzaklaşan, yoldan çıkarılan, para ile satın alınan, mevki ve makamlarla kandırılan pek çok gayri-Türk vardır. Bu da tabiat gereği doğaldır. Çünkü saf ve lekesiz kalmak sadece Allah’a mahsustur. Türklüğünü kaybetmiş bu kukla insanların acıdır ki bir kısmı Türklüğe düşman vaziyettedir.

Bunun sebebi aldanışları, kıskançlıkları ve intikam alma istekleridir. Bu da doğaldır çünkü Allah hem cenneti ve hem de cehennemi yaratmıştır ki cehennem, cennetlerden kalabalık olacaktır. Dinde nasıl münafıklar var ise Türklük bahsinde de rozetçi – şekilci- sahte Türkler ve Atatürkçüler elbette vardır, olacaktır. Bunlara aldanmamak lazım gelir ki içerisinde Atatürk filigranı olmayan paralar nasıl sahteyse, içerisinde mertlik olmayan Türkçüler de o kadar sahtedir.

Dünyanın selameti, sınavın esenliği, İslam’ın egemenliği, Türklüğün ebediyete kadar devamına bağlıdır. Dünya kaçınılmaz olarak ‘Türk ve Müslüman’ vizyonuna tabi olacaktır. Bu nedenle telaş ve endişeye gerek yok, aklı kullanmaya ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

Bu yolda Gözlük, kalkan ve elek sahip olmanız gereken üç temel öğedir. Gözlük; olup biteni daha net ve yakından görmenizi sağlayacak farkındalık manasınadır. Sıradan, göz ucuyla bakmak değil, dikkatli ve nokta kaçırmadan görmek için. Kalkan; zararlı akım, algı ve fikirlerden, saldırgan zulümlerden, kötü alışkanlık yaratmak gayeli ahlaksızlıklardan korunmanız için gereken akıl ve kalp siperidir. Elek; görüp duyduğumuz, bize iletilen, bize emredilen, bize doğru diye sunulanları elemek ve kabullenmemek için lazım olan bilincimiz, vicdanımızdır. Şayet bu üçlü sete sahipsek korkmaya gerek yoktur. Değilsek, başkalarının esiri olduk demektir.

Bunun dindeki adı ise Kur’an ve imandır ki şeytanlardan korunmanın manevi yanına teşkil eder. Gözlük, bedeni kabiliyetlerle kainat, beden ve yeryüzündeki ayetleri görebilmek, kalkan, şeytani saldırılardan iman ile korunmak, elek tüm vecibeleri Kur’an ile süzgüden geçirmektir. Bunu Atatürk penceresinden de şöyle tarif etmek mümkündür. Gözlük, Atatürk önderliğinde Türk milletinin sergilediği mucizeyi her açıdan görebilmek, kalkan dış ve iç güçlere karşı koyabilmek için aklı ve bilimi hayata rehber etmek ve elek Atatürk düşünce sistemine uymayan tüm safsataları yok saymaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

27 − = 25