Atatürk ve liyakat

Atatürk ve liyakat

Atatürk ve liyakat

Ehliyet ve liyakat, dinin emri olduğu kadar ilim ve fennin, medeniyet ve ilerlemenin, toplumca refah ve huzura yükselebilmenin vazgeçilmez şartıdır. Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu kadrolarınca bilhassa dikkate alınan liyakat meselesine dair en çarpıcı anekdotlardan birisi elbette işe girmek için yardım isteyen bir bayan vatandaşın, işe alınmaması sonrası Atatürk’e serzenişte bulunması ve Atatürk’ün bu serzenişe verdiği cevaptır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni Türkiye Cumhuriyeti için iki temel şartının ilki namus ve diğeri liyakatti ki sağlam karakter, vatan sevgisi, kahramanlık ve fedakârlık namusun, bilgi ve ehliyet, ruhsat ve kabiliyet liyakatin alt yapısını oluşturuyordu.

Devletin hiç bir kademesinde en yakınlarını dahi liyakat sahibi değillerse istihdam ettirmeyen Atatürk, bilginin gücünü yüceltmiş, onlarca devrimle bilimin ışığında ilerleyen bir Türkiye inşa etmeye çalışmış, yarınların usta ellerce şekilleneceğini çok önceden görmüştü. Bu nedenle Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kademelerine, mükemmel bir öngörü ile daha savaş yıllarında yurt dışına tahsile gönderilenler, yetenek ve ehliyet sahipleri, o işte ve devlet kademelerinde tecrübe ve bilgi sahibi olan kimseler yerleştirilmişti. Azınlıklar, gayri müslimler bile bu kademelerde yer almaktaydı ve tek şart vatana hizmette öne çıkmaktı.

İşte bu hissiyatı en güzel anlatan hatıralardan birisi Hulusi Köymen tarafından aktarılan bir anıdır ki on yıl gibi kısa bir sürede başarılan muazzam Türk Mucizesine ışık tutacak cinstendir.

Cumhuriyetin ilanından birkaç yıl sonra olsa gerek, Mustafa Kemal Atatürk Mudanya üzerinden Bursa’ya seyahat etmektedir. O esnada Gazi’ye halkın ilgisi büyüktür, aracının yanına gelenler, sevgi gösterisinde bulunanlar… Bir anda kalabalık bir kitle tarafından etrafı sarılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk kalabalığı yararak ona doğru yaklaşan bir kadını görür, kadın yanına geldiğinde elinde bir kâğıt vardır.

Mustafa Kemal Atatürk’e yaklaşır, tedirgindir… Çevredeki herkesin fark edebileceği titrek bir sesle “Beni tanıdın mı oğul?” der ve anlatmaya başlar. “Ben sizin Selanik’ten komşunuzdum. Bir oğlum var, Devlet Demir Yolları’nda işe girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz, fakat müdür dinlemedi. Oğlumu işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleyiniz.”

Duydukları karşısında Mustafa Kemal Atatürk mutlu olmuş gibi görünüyordu.

Anlatılanları anladığını belli eden bir ifadeyle “Oğlunu almadılar mı?” dedi.

Kadının onaylarcasına bakışları arasında konuşmasına devam etti.

“Ben talimat verdiğim halde mi almadılar? “

“Ne kadar iyi olmuş. Çok iyi yapmışlar, işte cumhuriyet böyle anlaşılacak.” dedi.

O an ondan yakınındaki bürokratlara emir vermesini bekleyen kadın şaşırmıştı ama Mustafa Kemal mutluydu. Yıllar boyu öncülük ettiği devrimler yerini bulmuştu. Hayalini kurduğu, liyakatin, bilginin yetkili olduğu bir Türkiye inşa edebilmişti…

***

İşte Genç Türkiye’nin on yılda yarattığı Türk Mucizesinin parolası bu hatıranın manasında yatmaktadır. Ehliyet ve liyakat sahibi olmayanların işgal edeceği devlet kadroları halka hizmet değil halka zarardır ve yükselme ve ilerleme ancak ehil eller marifetiyledir. En yüksek mercilerdekilerin ehliyetsiz olan en yakınlarının dahi devlet kadrolarına getirilmesi ve sadakatin ön plana çıkarılması vatana da, ülkeye de, ilerleme ve refaha da aykırıdır.

Atatürk’ün emrini dinlemeyecek kadar liyakata ve vatanseverliğe sahip kadrolar var olduğu içindir ki Cumhuriyet’in temelleri sağlamdır. Sadakat ön plana çıkarılmadığı içindir ki tüm alanlarda başarı yakalanabilmiştir.

Ve Atatürk, emrini dinlemeyen memurlara, mahiyete, vatan evlatlarına dahi sevgi ve hoşgörü gösterecek, onların azarlanmayı göze alıp işlerine sahip çıkmasına sevinecek kadar kadirşinas bir Yüce karakterdir.

Liyakat ve ehliyet, namus ve vatan sevgisi bu nedenle yücedir, vazgeçilmezdir.

Sayfayı yazdırın Sayfayı yazdırın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir